Türkiye Komünist Partisi Genel Sekreteri Kemal Okuyan, partisinin Ankara’da düzenlediği “Dalgaları karşılayan gemiler gibi TKP meydan okuyor” adlı etkinlikte “çözüm süreci” tartışmalarını “Türkiye’ye yönelik bir müdahale” olarak niteledi.
T 24’Ün haberine göre sürecin “Yeni Osmanlıcılık” projesi olduğunu savunan Okuyan, şu değerlendirmede bulundu:
“Masanın bir yanında AKP ve MHP var; karanlık, karşı devrimci bir ülke yarattılar. Masanın diğer tarafı ise aydınlığı temsil etmiyor, ‘şirketleşelim’ diyor. Buradan Kürt yoksuluna hiçbir şey çıkmaz. Çünkü burada aşiretler, piyasa ve İsrail’in sopası var. Ne yazık ki iki cumhuriyet karşıtı görüşün uzlaşmasıdır.”
Sorunun çözümü konusunda devletleşme, özerklik veya baskı yöntemlerinin tamamını reddeden Okuyan, “özerkliğin kardeşliği değil ayrışmayı tetikleyeceğini” savundu.
“Sistemi savunan herkes bölücü başıdır” çıkışında bulunan Okuyan, TKP’nin çözüm önerisini şöyle özetledi:
“Kürt sorununun tek çözümü, bütün yurttaşlarımıza her şeyi eşit paylaştıracak eşit bir sistemdir. Kaynaklara emekçi halk el koyacak. Kimse kimsenin diline karışmayacak. Türkçenin birleştiriciliği sorgulanamaz ama insanların ana dillerinde aldığı eğitim de sorgulanamaz.”
Aslında Kemal Okuyan’ın bu tavrı yeni değil. Haluk Hepkon’un, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan ile yaptığı söyleşi, geçen yıl Kırmızı Kedi Yayınları tarafından, “Cumhuriyet ve Komünistler” adıyla kitap olarak yayınlandı.
Yaşar Aksoy, 1 Haziran 2025 tarihli yazısında bu söyleşiyi “Yeni bir İslamcı Cumhuriyete, Amerikancı veya Batıcı yeni bir Liberal Cumhuriyete, FETÖ’cü bir yeni sinsi Cumhuriyete, PKK kontrolünde etnik parçalara bölünmüş yeni bir Federasyoncu Cumhuriyete, günümüzde partili komünistler kesinkes karşı çıkmaktadır.” diye değerlendirdi.
Haluk Hepkon ise kitabın önsözünde, “TKP’nin bundan birkaç ay önce hem diğer sol örgütlerle, hem de CHP ve DEM’le arasına mesafe koyacağını ilan etmesi, önemli bir dönüm noktasıdır. Böylesine mühim bir kırılma anında cumhuriyetçi kesimlerin de benzer bir entelektüel cesaret göstermesi ve daha önceden kendilerine dayatılan ezberlerin dışına çıkarak solu tanımaya, anlamaya çalışması gerekir.” dedi.
Yaşar Aksoy, konuyu şöyle bağladı:
“Hem günümüzdeki TKP’de, hem de geçmiş Türkiye Komünizminin önde gelen tarihinde, Emperyalizm ile mücadele, Cumhuriyetçilik ve Gazi Mustafa Kemal’e saygı ve Vahşi Liberal Kapitalizme karşı direniş, temel ilkeler olarak kayda geçmektedir.
Günümüzdeki TKP’nin, üniter Türkiye gerçeğinden ve Misakı Milli sınırlarından vazgeçmediği, eğer varsa bile egemen dış komünist güçlü devletlere de uşaklık etmeyeceği, geçmişte gençlerin kurduğu silahlı eylem fraksiyonlarını da dışladığı görülmektedir.
Teröre, vahşi sömürü içeren Neo-liberal politikalara, faşist gericiliğe daima karşı çıkacağı belli olmaktadır.”
TKP, üniter Türkiye’ye, Misakı Milli’ye sahip çıkarken, parti programı “Türk Milliyetçiliği” olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir.” dedi.
Bahçeli, “Eski kafayla yeni yüzyılın fırsat ve risklerini okumak, bununla bağlantılı siyasi/stratejik düşünceye malik olmak eşyanın tabiatına aykırıdır. Kalkınma ve demokratikleşme sürecini tamamlamak, büyük devlet geleneğini ve tecrübe birikimlerini yeni yüzyılın şartlarında yeniden yorumlamak gerekir” diye konuştu.
Bahçeli, Suriye konusunda ise aynen şöyle dedi:
“SDG/YPG’li teröristler bulundukları mevcut hatlardan çekilecek, hükümete bağlı birlikler Haseke ve Kamışlı merkezlerine konuşlanacaktır.
SDG/YPG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir tümen kurulacak, Ayn el Arab’taki silahlı unsurlar ise Halep’e bağlı birer tugay olarak yapılandırılacaktır.
Askeri ve güvenlik entegrasyonunun tugaylar içinde bireysel bazda gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır. Yapılan anlaşmanın uygulama süreci başlamıştır.
Suriye’de devlet içinde devletin olmayacağı, paralel bir ordunun hayalden ibaret kalacağı netleşmiştir.
Artık komşu ülkemiz Suriye’nin haritası tek bir renge bürünmüş, Siyonist-emperyalizme kiralık tetikçilik yapanlar işgal ettikleri alanlardan çıkarılmıştır.
27 Şubat 2025 tarihinde PKK’nın kurucu önderliği tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” 337 gün sonra Suriye’de de müspet karşılığını bulmuş ve çok önemli bir etap böylelikle geçilmiştir.
Onun bunun saçma sapan telkin ve tazyikine kapılmadan, su katılmamış bühtanlara aldırış etmeden elimizi vicdanımıza koyup düşünelim ve sorgulayalım:
PKK’nın kurucu önderliği 27 Şubat 2025 tarihinden itibaren verdiği tüm sözlerin ardında durdu mu? Durdu.
Bölücü terör örgütünün lağvedilmesini ve silahların yakılmasını sağladı mı? Sağladı.
27 Şubat çağrısı PKK’yla birlikte örgütün tüm bileşenleri için bağlayıcı oldu mu? Oldu.
Madem maksat hasıl oldu, o halde bize düşen de PKK’nın kurucu önderliğine DEM Parti’den tüm örgüt uzantılarına kadar saygı gösterilmesini istemek ve beklemektir.
Araplar, Kürtler, Türkmenler, diğer halkların birlik, dirlik ve kardeşlik içinde yaşaması için tarihi bir fırsat kapısı aralanmış ve herkes somut gelişmeleri benimsemiştir.”
Bu konuşma ve tavırlar, genel başkanların şahsında, kurumsal olarak, TKP’nin cumhuriyetçiliğe evrildiğini, MHP’nin ise Suriye’de ABD’nin dayattığı entegrasyon modelini benimsediğini mi gösteriyor?
Kaldı ki 30 Ocak 2026 antlaşmasında SDG’nin dört tugay kuracağı kabul edildi. Zaten Öcalan, Bahçeli’nin bütün ısrarlarına rağmen SDG’ye silah bırak çağrısı yapmadı. PKK da silah bırakmış değil.
04 Şubat 2026
Arslan BULUT
KAYNAK: https://yenicaggazetesi.com.tr/
