Erdoğan resme bakıyor ama Carney’in değil Trump’ın yolundan gitmeyi yeğliyor. Çünkü işine -şimdilik- öyle geliyor. Bu yoldan giderek kâr biriktirmeyi, işi bitince masadan zamanında kalkabileceğini ve kendi koltuğunu da görülebilir gelecek için sağlama alabileceğini varsayıyor
ABD Başkanı Donald Trump ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: https://media-cdn.t24.com.tr/media/library/2026/01/ee2efce6-fff3-4a0e-b282-f19758b6ed5a.webp
Yeni yılın ilk ayı henüz bitmedi bile ama gündem alabildiğine hareketli.
Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu toplantısında Donald Trump’ın yaptığı konuşma ile lansmanını yaptığı Barış Kurulu projesi, eski dünya düzeninin mezar taşını dikmeyi hedefliyor. Kanada Başbakanı Mike Carney ise kendi konuşmasında Trump gibi liderlere karşı nasıl direnilebileceğinin, yeni ve adil bir dünya düzeninin neye benzeyebileceğinin ipuçlarını verdi.
Sahada ise, Suriye’de 12 yıllık iç savaşın 12 günde sona ermesine benzer şekilde, SDG’nin Fırat’ın doğusuna kuvvet kullanılarak geçiriliși de süratli oldu.
Esad’ın devrilmesi, IŞİD’in etkisinin azalması, İran’ın ve uzantısı Hizbullah’ın bölgeden büyük ölçüde çıkarılması, Trump’ın başkanlık seçimlerini kazanması, PKK’nın Kandil’e geriletilmesi gibi kritik dönüm noktalarının ardından Şara’nın ABD arabuluculuğu ve Türkiye’nin gözetiminde İsrail’le uzlaşmaya varması, içinde bulunduğumuz bağlamın son yapıtaşı oldu.
Bağlam kadar ortam da önemli: Şara’nın başa geçmesi meşruiyet, para ve güç ibresini Şam merkezine yöneltmişti.
Silâhlı güç ve maddi kaynak el değiştirdiğinde sahadaki dengeler de hızla değişebiliyor. Birinci Dünya Savaşı başladığında Osmanlı Devleti’nin, Suriye ve Irak üzerindeki egemenliği 400. yılını tamamlamak üzereydi. Balkanlar’da henüz yaşamış olduğu hezimete rağmen Osmanlılar, hâlen Avrupa’nın ciddiye alınan güçlerinden birisiydi ve kimse Müslüman ağırlıklı Ortadoğu topraklarının 400 yılın sonunda yalnızca 4 yılda kaybedileceğini tahmin edemezdi.
Savaşın sonunda Osmanlılar İngilizlere yenilerek çok büyük bir varlıklarını, modern devlet deneyimi olmayan Arap kabile ve aşiretleri ile onlara arabuluculuk yapan küçük bir İngiliz askeri varlığına bırakmıştı. Fakat aynı bölge çok kısa süre sonra yeni sahiplerinin elinden kayıp gidecekti.
Bizde sanıldığının aksine Thomas Edward Lawrence Ortadoğu’ya biçim veren bir kişilik değildi. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde ancak albaylığa terfi edebilmişti. Onun faaliyet gösterdiği bölgedeki petrol kaynaklarının zenginliğinin keşfedilmesine henüz birkaç yıl vardı ve İngiltere için savaş sonundaki en büyük öncelik taşıyan konu ne Suriye ne de Irak’tı. Birinci Dünya Savaşı’nı yazan ilk tarihçiler için Avrupa cephesi merkezdeyken, Doğu Cephesi “yan sahne”, Lawrence’in aktif olduğu Ortadoğu ise “yan sahnenin de yanı” durumundaydı.
Nitekim, Lawrence’ın Sykes-Picot (ve Sazonov) antlaşmasından haberi yoktu. Savaşın sonunda varılan Versay Antlaşması da onun birlikte gerilla faaliyeti yürüttüğü Haşimi Ailesi ve Bedevi Kabilelerinin bekledikleri sonuçları hiç doğurmamıştı. Lawrence, ne emperyal başkentler arasındaki kapalı devre pazarlıkları, ne de birkaç yıl sonra kimsenin tanımadığı bir Vahhabi ailenin Arap Yarımadası’nın hakim gücü olacağını tahmin edebilirdi. Tıpkı bugün olduğu gibi alandaki hesap, salondakini tutmamıştı.
Fakat, her zaman yapmamız gerektiği üzere meseleye Ankara penceresinden bakarsak, Türkiye’deki iktidarın İsrail, Gazze, Barış Kurulu konusunda salonda yaptıkları hesaplar da alandakini tutmayacak gibi duruyor.
Trump, 1 milyar dolar katkı karşılığında süresiz üyelik vadettiği Barış Kurulu için 60 ülkeye davet gönderdi. Bu ülkeler arasında Avrupalı müttefikleri ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş daimi beş üyesi de bulunuyordu, fakat sonunda kabul cevabı veren ancak 19 ülke çıkabildi. Avrupalıların seyrek kalmasından ötürü Türkiye de, Arap devletler arasına karışmış oldu ve muhtemelen Trump nezdinde bu devletlere benzer bir muamele görecek.
Buna karşılık, Davos’ta yapılan Gazze sunumu Trump’ın iş ortağı Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner’in gayrimenkul projesinin ABD’nin asıl önceliği olduğu gerçeğini yansıttı. ABD’nin bu hamleleri, İsrail’in Gazze Şeridi’nin yarısı üzerindeki işgalini de resmileştirmeyi amaçlıyor.
Böylelikle Türkiye, diplomatik çıpasını Avrupa’ya değil Körfez’e atarken, olanca dış politika sermayesini de Trump’ın küfesine yüklemiş oldu.
Oysa Davos’un yıldızına dönüşen Kanada Başbakanı Carney’in konuşmasında belirttiği üzere dünya, çoklu dengelerin ve denklemlerin gözetilmesi gereken; stratejik özerkliğe değişken ortaklıklar aracılığıyla erişilebilen bir çağa evriliyor.
Küresel olarak başta İran ama ardından Grönland, Ukrayna, Libya, Sudan, Yemen, Gazze, Somali, Venezuela, Suudi Arabistan – Birleşik Arap Emirlikleri çekişmesi, Sahraaltı Afrika’da IŞİD, Tayvan gibi saymakla bitmeyecek çatışma alanlarından yalnızca birisiydi Suriye…
Lawrence örneğine geri dönersek tüm dikkatlerin üzerinde odaklandığı bir merkez sahne değildi. Türkiye ve Suudi Arabistan’ın dikkatinin odaklandığı bir yan sahne olmuştu artık.
Erdoğan ise bu resme bakıyor ama Carney’in değil Trump’ın yolundan gitmeyi yeğliyor. Çünkü işine -şimdilik- öyle geliyor. Bu yoldan giderek kâr biriktirmeyi, işi bitince masadan zamanında kalkabileceğini ve kendi koltuğunu da görülebilir gelecek için sağlama alabileceğini varsayıyor.
Dünyayı TRT’nin kurmaca tarih içerikli Osmanlı dizileri gibi zanneden kimi siyasetçiler ve yorumcular da “cepheden cepheye, zaferden zafere” hikâyeleri anlatıyor. Hakan Fidan yine her gördüğü mikrofon ve kamera karşısında yerini alarak Erdoğan sonrası için kendine alan açma girişimlerini sürdürüyor. Fakat bunu yaparken, geçen hafta yaptığı gibi 30 dakikalık toplantılarda 29 defa Cumhurbaşkanı’nın adını anmayı ihmal etmiyor.
Türkiye’nin geleneksel değerleri olan Cumhuriyet erdemi, ulusal egemenlik, kurumsal kimlik, tarihsel yönelim ve etnik, dini, mezhepsel kimliklerin etkisini taşımayan laik dış politika, bu uğultuda yitip gidiyor.
Bu çerçevede, oportünizmin adı “realizm”, yurtdışında ihale kovalayanların girişkenliği “pro-aktif diplomasi”, takiyecilik de “denge siyaseti” oluyor.
Bütün bunlar bir yana “kişisel dostluk diplomasisi” denilerek Erdoğan’ın Türkiye’nin olanca dış politika sermayesini yatırdığı Trump’tan kaçan ülkeler saflarını sıklaştırırken, ikili ilişkilerdeki Kongre engeline takılı CAATSA/NDAA yaptırımlar dosyası tozlu bir köşede kapağının aralanacağı günü bekliyor.
Geçen yazımın başlığında https://t24.com.tr/yazarlar/namik-tan/mukemmel-firtinanin-gozunde,53384
yer verdiğim ve içeriğinde anlatmaya çalıştığım üzere havanın kasırgaya çevirmekte olduğunu ve yelkenlere camadan vurmak zamanı geldiğini ise kimse ciddiye alır gibi görünmüyor. Kutlama partisi vur patlasın çal oynasın, olanca hızıyla devam ediyor.
25 Ocak 2026
Namık TAN
KAYNAK: https://t24.com.tr/
