Grönland krizinden devam edelim.

Salı günü, Trump’ın Danimarka’ya destek veren sekiz Avrupa ülkesine vergi yaptırımı kararının ardından bu mesele nereye evirilir diye sormuştuk.

Gelin yine yakın gözlüğümüzü takalım ve muhtemel senaryoları masaya yatıralım.

“Ne kopuş yaşanır ne de ilişkilerde kalıcı istikrar sağlanır”

Peşinen söylemekte fayda var, gerçekleşme ihtimali en yüksek senaryo bu.

Grönland ABD’ye devredilmemiş gibi yapılarak devredilir. Mesele Trump’ın istediği şekliyle nihayetlendirilmese de ABD lehine biraz havada bırakılır.

Washigton’dakiler pazarlık payı yaratmak için gümrük vergilerini tam kapsamlı değil, seçici olarak uygular.

Avrupa yüksek sesle itiraz eder ama karşı yaptırımı sınırlı tutar. NATO dağılmasa da içi boşalmaya devam eder, ilişkiler ‘ortaklık’tan ‘mecburi işbirliği’ şekline döner.

Sonuçta Transatlantik güven geri dönülmez biçimde zedelenmiş olur.

Avrupa “stratejik özerklik” lafını daha çok kullanır, daha az uygular. ABD, “hegemon ama yalnız” bir aktöre dönüşür.

Bu senaryo fiili bir çatışma öngörmemekle birlikte Avrupa’nın zayıflığını tescillemiş oluyor.

Tabi bir de “sertleşme” senaryosu var. Ticaret Savaşıyla birlikte politik kopuş sözkonusu olabilir. Bu senaryo, Trump baskı dozunu artırması hâlinde devreye girer.

Peki, bunu ne tetikler?

Vergilerin yüzde 25 ve üzerine çıkması, AB’nin karşı yaptırımları, ABD’nin teknoloji devlerine dijital vergiler, savunma ihalelerinde ABD dışı tercihler…

Hepsi ihtimal dahilinde.

Böylece AB ile ABD arasındaki ticaret daralır, NATO içindeki güvensizlik üst noktaya çıkar, ABD, Avrupa’yı “yük” olarak tanımlar, Avrupa da ABD’yi “güvenilmez ortak” ilan eder, NATO hukuken yaşar, fiilen işlevsizleşir.

“Büyük Kopuş Senaryosu” ise Batı ittifakının tarihsel sonu anlamına gelir.

Düşük ihtimal ama tamamen yok sayılmamalı.

Bu ne zaman olur?

ABD, Avrupa’yı açıkça “rakip” kategorisine alırsa; AB, Çin ve Rusya ile stratejik anlaşmalara yönelirse; ABD, NATO yükümlülüklerini şartlı hâle getirirse…

NATO fiilen biter. Avrupa kendi içinde savunma ittifakı kurmak mecburiyetinde kalır; ABD ise Pasifik’e kapanır, bir ihtimal yüzünü tamamen kendi kıtasına çevirir.

Dünya çok kutuplu sistem içine girer. Bu senaryo orta ve uzun vadede küresel istikrar üretebilir. Bunun altını çizmek lazım.

Sürpriz uzlaşma senaryosu: Pazarlık kazandı, gürültü bitti!

Bu, Trump tarzı siyasetin klasik finali olur.

Avrupa bazı tavizler verir, ABD bazı vergileri geri çeker, Grönland meselesi “özel statü–askeri işbirliği” gibi formüllerle yumuşatılır.

Trump “kazandım” der. İçeride prim yapar, tabanını tahkim eder.

Ama, güven geri gelmez, ilişkilerdeki hasar kalıcı olur, bir sonraki kriz için zemin hazırlanır.

Biz buna, Erbakan’ın tabiriyle pansuman tedavi, diyebiliriz.

Tablo genel hatlarıyla böyle… Gelin şimdi biraz meselenin arka planına bakalım.

Grönland’ı sadece bir buz adası olarak görmemek lazım. 21. yüzyılın enerji, maden, deniz yolları ve askerî üs denkleminin merkezinde yer alıyor. Tatlı su potasiyeli, iklimi, nadir toprak elementleri, Kuzey Kutbu’nda açılan yeni deniz ticaret yolları, Rusya-Çin ekseninin Arktik’e yönelmesi, ABD’nin erken uyarı ve füze savunma sistemleri filan derken küresel denklemde Grönland’ın stratejik kilit taşı haline geldiğini anlayabiliyoruz.

Ama özellikle tekno-feodal hegomonlar için ekonomik önemi haiz bir toprak parçası. Yeni sistem içindeki stratejik avantajlarını kaybetmemeleri, bu adanın kayıtsız şartsız ABD’nin elinde olmasına bağlı. Grönland’ın doğal kaynakları; mesela iklimi, tatlı su potensiyeli, madenleri, nadir toprak elementleri, yeni dijital dünyayı var eden teknoloji için olmazsa olmaz.

Trump bunun farkında.

Bugün için mesele, ABD’nin bu kilit taşını ittifak içinde müzakere ederek değil, zor kullanarak elde etmeye çalışması.

Avrupa ile kopuş tam burada başlıyor.

Ortada “Ya stratejik taleplerime boyun eğersiniz ya da bedel ödersiniz” şantajı var.

Öyle ya da böyle dünya bir dönüm noktasına geldi.

Meseleleri artık 20’nci Yüzyıldaki pratiklere göre okumamak lazım. Maalesef belki yeni ama kalıcı ve daha adil bir küresel düzene doğru ilerlemiyoruz.

Günlük hayatımız, sanki yeni hegomonların kurguladığı bir matrix’in içinde.

Cümlemiz, eski eşitsizliklerin dijital makyajla yeniden üretildiği bir tahakküm biçimine doğru sürükleniyoruz.

Küresel ekonomik eşitsizlik, yoksulluk, gelir adaletsizliği, bölgesel refah farkı filan; oysa tablo artık çok daha derin ve tehlikeli.

Çünkü eşitsizlik, sadece cüzdanlar arasında değil; erişimler, algoritmalar ve karar mekanizmaları çok daha derin bir ayrışmayı beraberinde getirmiş vaziyette.

Bir avuç küresel aktör, yalnızca sermayeyi değil; veriyi, dili ve algıyı da kontrol ediyor. Bu, bildiğimiz kapitalizmin ötesinde bir şey.

Dijital hegemonya çağının çıplak gerçeği…

Küresel eşitsizlik tam burada derinleşiyor. Devletler arasında olduğu kadar toplumlar için de. Dijital hegemonya; yalnızca ülkeleri değil, halkları da parçalıyor:

Karar verenler ve kararlarına maruz kalanlar.

Veriyi işleyenler ve ham veri olarak kullanılanlar.

Hasılı kelam, siyasi kutuplaşma bu düzenin yan ürünü değil kelimenin tam anlamıyla yakıtı. Toplumlar ne kadar bölünürse, dijital yönlendirme o kadar kolaylaşıyor. Algoritmalar, uzlaşmayı değil çatışmayı büyütüyor.

Öfkenin getirdiği etkileşim ellerindeki gücü besliyor, güç ise tahakküm üretiyor. Bunun aslında kime yaradığını Türkiye’de son çeyrek asırdır fazlasıyla tecrübe etmiş vaziyetteyiz.

Grönland krizinin kökü burada. İlk bakışta alakası yok gibi görünse de meselenin arka planının tamamen bu zemine oturduğunu kuvvetli şekilde vurgulayalım.

Yani, Grönland tartışması sadece bir toprak meselesi değil, yeni tekno-feodal hegomonların planladığı küresel sistemin test edildiği coğrafyadır, cümlesiyle yazımıza noktayı koyalım.

22 Ocak 2026

Bahadır Selim DİLEK

KAYNAK: https://12punto.com.tr/


Yorum bırakın