Özbek toplumunda ve aslında tüm post-Sovyet coğrafyasında, artık “görüş farklılığı” ya da sıradan bir “SSCB nostaljisi” olarak geçiştirilmesi mümkün olmayan tehlikeli bir bilinç deformasyonu giderek daha belirgin hale geliyor.

Eskiden ezilmiş halkların torunları arasında, Putin’in başkalarını boyunduruk altına alma arzusunu haklı çıkarma, şiddeti kabul edilebilir bir norm olarak benimseme ve işgalci bir savaş yürüten devlete sempati duyma konusunda kitlesel bir hazırlık gözlemleniyor. Nüfusun önemli bir kısmı açıkça Rusya’ya meyil ediyor, Vladimir Putin’i idealleştiriyor ve Ukrayna’ya yönelik saldırganlığı hiç tereddüt etmeden haklı çıkarıyor. Burada mesele, sadece savaşan bir ülkeyi savunan “farklı bir bakış açısı” değil; Rusya karşısında, “savaş yanlısı bir duruş” olarak ambalajlanmış içsel bir teslimiyet gün yüzüne çıkıyor.

Bu konudaki en hassas tabaka kuşkusuz işçi göçmenleridir. Kremlin’e ve Rus politikalarına yönelik eleştirilere en çok onlardan tepki geliyor. Bu tür tartışmalarda sık sık aynı sitem tekrarlanıyor: “Neden ortamı geriyorsunuz? Neden Rusya’yı kızdırıyorsunuz? Sizin yazılarınız ve paylaşımlarınız yüzünden olan bize olacak.” Rusya’nın kolonyal politikasına yönelik eleştiriler, onların algısında neredeyse kişisel bir tehdide dönüşüyor. Mantık basit ve bu yüzden özellikle tehlikeli: “Susun, yoksa orada hayatını kazananlar zarar görür.”

Burada kötü bir niyet yok; göçmenler savunmasızdır. Milyonlarca göçmen için Rusya jeopolitika ve savaşlar demek değil; eve gönderilen somut bir para, aileyi geçindirme, borçları ödeme ve bir ev inşa etme imkanı demektir. Bu anlamda Rusya’ya duyulan minnet doğal görünüyor. Birçoğu içtenlikle “Rusya sayesinde ailelerini doyurduklarını” düşünüyor; bu yüzden Rus iktidarının eleştirilmesi bir nankörlük ve hatta kendi hayatta kalma çabalarına bir sabotaj gibi görünüyor.

Ancak burada temel bir kavram sapması yaşanıyor. Göçmenlere yıllarca “ev sahibi tarafın iyiliği” sayesinde yaşadıkları dayatıldı. Oysa gerçek tam tersidir. Rus ekonomisi; özellikle inşaat, belediye hizmetleri, ulaşım, ticaret ve hizmet sektöründe büyük ölçüde dışarıdan gelenlerin ucuz ve hak yoksunu emeği sayesinde ayakta durmaktadır. Bu bağlamda göçmenler, “sonradan görme bir yük” değil; maliyetleri düşüren, fiyatları dengede tutan ve iş gücü açığını kapatan hayati bir ekonomik kaynaktır. Kazandıkları para bir lütuf değildir; emekle yaratılmıştır. Rusya göçmenleri “beslemiyor”, aksine onlar üzerinden para kazanıyor.

Ayrıca, insanların Kremlin retoriğine karşı direnmekten peşinen vazgeçme eğilimi de büyük endişe uyandırıyor. Sohbetlerde giderek daha sık şu düşünce dile getiriliyor: Özbek topraklarında Rus birlikleri görülürse savaşmaya gerek yok. “Faydasız”, “Onlar daha güçlü”, “Anlaşmak daha iyidir” gibi formüller rasyonel bir hesap gibi sunuluyor. Aslında bu tür muhakemeler, gönüllü boyun eğmenin dilidir. Korkunun tavizi adı altında, önceden hazırlanmış bir yenilgi pazarlanıyor. Post-Sovyet alanında sınırlar kağıt üzerinde var olsa, devlet yapıları çalışsa da kitlelerin bilincinde, kendi ülkesini metropole karşı savunmak çoktan “anlamsız” kabul edilmiş durumda.

Bu düşünce yapısının kökleri derine iniyor. Sovyet sistemi on yıllar boyunca bireyin “özne olma” duygusunu yok etti, Moskova’ya bir güç ve anlam kaynağı olarak bakmaya alıştırdı. Bağımsızlık hukuken tescillendi ama zihinlerde tamamlanmadan kaldı. “Büyük abi” imajı kaybolmadı, sadece kılık değiştirdi. Bugün bu imaj; televizyon, YouTube, Telegram ve savaşın neden kaçınılmaz olduğunu, kurbanın ise neden “kendinin suçlu” olduğunu açıklayan sözde uzmanlar aracılığıyla aktarılıyor. Bu anlatıda savaş bir soyutlamaya, cinayet soğuk bir stratejiye, sömürgeci düzen ise düzenin teminatına dönüşüyor.

Rus yanlısı propagandaya korku da ekleniyor. Güce ve belirsizliğe duyulan korku. Korkudan ise sinizm doğuyor: “Herkes aynı”, “Gerçek diye bir şey yok”, “Herkes başının çaresine bakıyor”. Sinizm kullanışlıdır çünkü ahlaki seçim yapma gerekliliğini ortadan kaldırır. Gerçek diye bir şey yokmuş gibi davranıldığında, her türlü yalan kabul edilebilir bir versiyon olarak yutturulabilir. Böyle bir ortamda, sipariş edilmiş bilgiler kendini çok rahat hisseder ve her türlü direnç daha tartışma başlamadan söner.

Fakat başkasının saldırganlığını haklı çıkarmak tarafsız bir jest sayılamaz. Maalesef bu pozisyon, insanlık dışı eylemlere bir tür iştirak haline geliyor. Başka şehirlerin bombalanması lehine argümanlar bulan bir kişi, kendi yaşam tarzını savunma hakkından vazgeçmek için de kolayca bir bahane bulacaktır. Zira mantık çoktan kanıksanmıştır: Güç haktan, korku onurdan, hayatta kalmak ise özgürlükten daha önemlidir. Bu yaklaşımda devlet, içsel bir değeri olmayan geçici bir yapıya dönüşür.

Çıkış yolu mümkündür ancak sadece kendini kandırmaktan vazgeçerek. Çünkü sorun sloganlarla çözülmez, yasaklarla tedavi edilmez. Ahlakçılık ters teper; sessiz sabır ise direnişin beyhude olduğu düşüncesini güçlendirir. Toplumsal bilinçle ilgili uzun ve sert bir çalışma gereklidir.

Birinci adım: Propagandanın tekelini kırmak. Nüfusun büyük bir kısmı dünya tablosunu Rus kaynaklarından aldığı sürece, bağımsız bir düşünce yapısından söz edilemez. Ana dilde güçlü, modern ve rekabetçi medya kuruluşlarına ihtiyaç var. Steril bir “resmi gündem” değil; saldırganlığa saldırganlık, yalana yalan diyebilen canlı bir gazetecilik gerek.

İkinci adım: Kapsamlı bir eğitim ve geçmişin kavranması. İmparatorluklar tarihsel amneziden (bellek kaybı) beslenir. Boyunduruk altına alma mekanizmalarını anlamayan bir kişi, kaçınılmaz olarak tekrar o mekanizmaların kurbanı olur. Tarih, emperyal projelerin nasıl çalıştığını ve bağımlı toplumlar için nasıl sonuçlandığını anlatmak zorundadır. Bir “bağışıklık” oluşturulmalıdır.

Üçüncü adım: Kültürel ve dilsel özerklik. Dış merkezli bir dille düşünen, şaka yapan ve tartışan bir toplum, dünyaya başkasının gözleriyle bakmaya başlar. Kendi kültürel alanını genişletmek (sinema, müzik, blog yazarlığı, dünya kültür mirasından tercümeler) şu an her şeyden önemlidir. Böyle bir temel olmadan bağımsızlık, sadece kağıt üzerinde bir beyanname olarak kalır.

Dördüncü adım: Ekonomik ve göç bağımlılığının azaltılması. Milyonlarca insan hayatta kalmayı Rusya’ya bağladığı sürece, Rusya’nın politikalarına yönelik içsel sadakat kaçınılmaz olacaktır. İç iş gücü piyasasının geliştirilmesi, mesleki eğitim ve gerçek sosyal koruma, ideolojik dirençle doğrudan bağlantılıdır. Özgür insan, bir yere bağımlı kılınmış insandan farklı düşünür.

Beşinci adım: “Güçlü el” kültünden vazgeçmek. Otoriter liderlere duyulan sempati, devlet kurumlarına olan güvensizlikten beslenir. Yargıya, yasaya ve iktidarın sorumluluğuna güvenilmediğinde, dışarıdan gelecek “sert bir sahip” arayışı doğar.

Ancak bu köle psikolojisinden kurtulmak mümkündür. Bunun için öncelikle boyun eğmeye “pragmatizm”, korkuya ise “sağduyu” demeyi bırakmak gerekecek. Başkasının savaşını haklı çıkarmak, kendi geleceğinden vazgeçmek demektir. Fikir düzeyinde direnemeyen bir toplum, gerçekte de direnemez.

Sağlıklı bir akıl şunu fark eder: Kendine saygı, basit bir anlayışla başlar: Tanklar alkışlanmaz. Ne başkasının tankları, ne de bir gün ardından gelebilecek olanlar.

16 Ocak 2026

Sirojiddin TOLİBOV

KAYNAK: https://kafkassam.com/


Yorum bırakın