AKP’nin “Bülent abi”si Bülent Arınç’ın Sözcü TV’de söyledikleri başkent kulislerinde epeyce dalgalandı.. Hele o “kardeşim” hatırlatması var ya!.. AKP genel merkez ve saray koridorlarını şenlik yerine çevirdi.
Ne demişti Bülent Arınç? Bir daha hatırlayalım;
“Babadan oğula vekillik olmuştur ama bu başka bir konudur. Bizde genel kabul görmez diye düşünüyorum.
Avrupa’da babadan oğula görüntüsünü göremezsiniz. Burası bir Azerbaycan değil veya Irak’ta, İran’da, Libya’da olan gibi bir şey görülmemiş. Olmaz mı, istenirse olur. Ancak halk buna karar verir. Halk tarafından hemen alkışlarla ve olumlu karşılanacağını da düşünmem. Bu o ülkelerde geçerli olabilir ama bizim ülkemizde kabul görmez diye düşünüyorum.
İsim söylemem ama Tayyip Bey’in siyasetteki çizgisini az çok biliyorum. 2007’de ‘Kardeşim Abdullah Gül’dür’ diyen bir insan, seçimler yaklaştığı zaman ‘kardeşim falandır’ diyebilir. Bunu da yabana atmayın.”
Evet, o dönem, Bülent Arınç, kendisi için beklerken -aynen 2002’de Abdullah Gül’e verilen Başbakanlık da olduğu gibi- çok bozulmuş ve çok gönül koymuştu. 2002 yılında olup bitenlere bizzat şahit olduğumdan, Bülent Arınç’ın gönlünün alınmasının ne kadar zor olduğunu yaşayarak görenlerdenim.
Sarayda taht kavgaları bu kadar kızışmışken Tayyip Erdoğan, kendisinden sonrası için “kardeşim Bülent Arınç’tır” der mi?.. Saray ve AKP koridorlarında esen son havaya bakarsanız; “imkansıza yakın”… Ancak, saray cenahı, Bülent Arınç’ın mesajının çok net olduğunda hem fikir;
“Bülent abi. Sıra bende. Kardeşlik şimdi benim hakkım. Cumhurbaşkanlığı koltuğu benim hakkım ” diyor.
İktidar kulislerine şaşı bakarsanız, çok şey atlarsınız!
Mücahit Arınç kim?.. Bülent Arınç’ın kendi yerine AKP’den mebus yaptığı oğlu.
Uzun bir zamandır, kulağıma gelen bilgilere göre, oğul Mücahit Arınç son günlerde pek faal… Yanına çok sayıda sağlam milletvekili almış Tayyip Erdoğan sonrası için faaliyet gösteriyormuş. Ve hatta oğul Arınç, “MHP ile en iyi ben anlaşırım” diyormuş. Bunu da, bir kenarda not olarak tutun diye yazıyorum
Babalar…Oğullar… Ve kardeşler… Bakalım filmin sonu nasıl bitecek?…
YENİÇAĞ Ankara büromuzdan Parlamento muhabirimiz Fatih Erboz, önceki gün başarılı bir haberciliğe imza attı. Fatih, CHP’nin İran raporuna ulaştı. CHP, Dış politika ve dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı Namık Tan’ın hazırladığı raporun en can alıcı bölümlerini sıcağı sıcağına internet sitemizde yayınladık. CHP’nin İran raporunda Türkiye’nin okuması gereken çok önemli analiz bilgiler de var. Şöyle;
-İran Devleti’nin Güç ve Rıza Mekanizmaları
İran’da rıza üretiminin temel dayanaklarından biri Şii İslam’dır. Şiilik, yalnızca bir inanç sistemi değil; siyasal sadakati ve itaat ilişkisini yeniden üreten ideolojik bir çerçeve işlevi görür. Özellikle İran–Irak Savaşı’yla pekişen şehitlik kültürü, devlet ile toplum arasında güçlü bir ahlaki ve duygusal bağ kurmuş; şehit aileleri ve gaziler bu meşruiyet anlatısının merkezinde yer almaya devam etmiştir.
Ekonomik düzlemde dini vakıflar (Bonyadlar) ve Devrim Muhafızları bağlantılı şirket ağları, yalnızca büyük bir ekonomik güç değil, aynı zamanda istihdam ve sosyal güvenlik kaynağıdır. Bu yapılar, özellikle alt ve alt-orta sınıflar için geçim güvencesi sağlayarak rızanın maddi temelini oluşturur. Böylece İran’da din, ekonomi ve askeri yapı iç içe geçmiş bir teokratik-askeri kompleks ortaya çıkmıştır.
Bu rıza mekanizmaları sayesinde rejim, kriz anlarında yalnızca baskıya yaslanmaz; aynı zamanda sokakta kendi lehine mobilize edebileceği hatırı sayılır bir toplumsal desteğe sahiptir. Bu durum, İran’daki muhalefet–iktidar ilişkisini basit bir “devlet–halk karşıtlığı”na indirgemeyi imkansız kılar.
Güç mekanizmaları bağlamında ise, Türkiye’de Ahlak Polisi olarak anılan Besic özel bir yere sahiptir. Besic, dışarıdan salt devletin baskı aygıtı gibi algılansa da, mahallelerden ve üniversitelerden beslenen, gündelik hayatla iç içe geçmiş bir yapıdır. Bu durum baskıyı yaygın ve görünmez kılarken, keyfi uygulamalarla birlikte toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir. İran İslam Cumhuriyeti’nin; rıza ve baskıyı eş zamanlı işletebilen, iktidar yapısı kavranmadan İran’daki rejimin neden tüm krizlere rağmen şimdiye dek ayakta kalabildiği de anlaşılamaz.
-İran’da Toplumsal Muhalefet ve Dış İlişkiler Arasındaki Gerilim
İran’daki toplumsal muhalefet, son on yılda İran’ın bölgesel dış politikasına yönelik itirazını daha açık biçimde dile getirmeye başladı. Protestolarda, ekonomik kaynakların askeri ve jeopolitik angajmanlara yönlendirilmesi ile nükleer program kaynaklı yaptırımlar, derinleşen yoksulluk ve eşitsizlikle birlikte sorgulanıyor.
Ancak bu dış politik itiraz, İran siyasal sisteminin en işlevsel savunma mekanizmalarından biri olan “dış mihraklar” söylemiyle sürekli kesişir. İktidarın muhalefeti kriminalize etmek için kullandığı bu argüman, yalnızca iç propaganda olarak anlaşılamaz. Darbeler, dışarıdan demokrasi ihracı girişimleri ve çevreleme stratejileriyle şekillenmiş bir dış müdahalecilik tarihine yaslanır. Bu nedenle “olası bir dış müdahale” fikri, iktidar açısından hem muhalefeti bastırmanın hem de meşruiyeti yeniden üretmenin etkili bir aracına dönüşür.
Bu çerçevede, eylemlerde ABD ve İsrail gibi aktörlere açık çağrılar yapılması (ya da ABD, İsrail, AB gibi aktörlerin muhaliflere sahip çıkan açıklamaları), dış destek beklentisini ima eden söylemler, muhalefetin taleplerini aslında iktidarın istediği hatta iter. İktidar, eylemleri “ekonomik ve toplumsal haklar” zemininden koparıp güvenlik tehdidi kategorisine taşır. Böylece hem sert müdahaleyi meşrulaştırır hem de kendi tabanını konsolide eder.
Öte yandan İran’daki muhalif toplumsal kesimler arasında ulusal onur ve (ayrılıkçı olmayan gruplar arasında) toprak bütünlüğüne bağlılık da güçlüdür. Ülke toprakları doğrudan tehdit altında görüldüğünde, tüm kesimler olmasa bile toplumun önemli bir kısmı kenetlenme eğilimi gösterebilir.
Sonuç olarak İran’da toplumsal muhalefet ile dış politika arasındaki ilişki, basit bir iç–dış ya da rejim–halk karşıtlığıyla açıklanamaz. Rejim, dış tehdidi iç baskı ve rıza üretiminin parçası haline getirirken; muhalefet, dış politikanın maliyetlerini eleştirse de dış müdahalenin rejimi güçlendirdiği bir meşruiyet stratejisiyle karşı karşıya kalır.
16 Ocak 2026
Ahmet TAKAN
KAYNAK: https://yenicaggazetesi.com.tr/
