İran’da son yıllarda patlak veren ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla dünyanın gündemine oturan protestolar, yüzeysel bir hoşnutsuzluk ifadesinden çok daha derin bir olgudur. Bu hareketler, modern İran tarihinin en ısrarlı sorusunu yeniden gündeme getiriyor: Bir iktidar, toplumun geniş kesimleri nezdinde “meşruiyet” temelini yitirdiğinde ayakta kalabilir mi? Bu sorunun yanıtı, bugünü anlamak için geçmişe, özellikle de Pehlevi hanedanının çöküş nedenlerine bakmayı gerektirir.

Pehlevi hanedanı, özellikle Rıza Şah ve Muhammed Rıza Şah dönemlerinde, güçlü bir merkezi devlet, seküler bir hukuk düzeni ve Batı yanlısı bir modernleşme projesi inşa etmeye çalıştı. Ancak bu proje, temel bir zaaf taşıyordu: Toplumsal karşılığı yoktu. Rejim, ulemanın derin dini nüfuzunu görmezden geldi, kentli seçkinler dışındaki geniş halk kitleleriyle sağlıklı bir siyasi diyalog kuramadı ve en önemlisi, ülkenin çok kimlikli yapısını tanımadı. Nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Beluçlar gibi etnik gruplar, kültürel hakları bastırılan, merkeze uzak “tebaa”lar olarak kaldı. İktidar, askeri gücü ve Batı desteğini arkasına alarak ayakta durmaya çalıştı, ancak halk katmanlarına nüfuz eden, onların değerleri ve kimlikleriyle bütünleşen bir meşruiyet zemini inşa edemedi. 1979 Devrimi, kaçınılmaz son oldu; devrim, yalnızca dini bir öfkenin değil, aynı zamanda seküler kesimlerin, etnik grupların ve geniş bir toplumsal ittifakın, kendisini dışlayan bu iktidar yapısına karşı verdiği bir meşruiyet referandumuydu.

Bugün İran İslam Cumhuriyeti, çarpıcı bir şekilde benzer bir kıskacın içinde görünüyor. Kurulduğu ilk yıllarda Pehlevi karşıtı geniş koalisyondan ve dini bir ideolojiden devşirdiği meşruiyet sermayesini tüketmekte. Ekonomik iflas, yapısal yolsuzluk, siyasi katılımın sert sınırları ve özellikle genç nüfusun ve kadınların sosyal hayattaki özgürlük taleplerinin sistematik olarak görmezden gelinmesi, rejim ile toplum arasında devasa bir uçurum yarattı. Son protestolar, artık sadece bir politikayı protesto etmekten öte, rejimin tüm sosyal-siyasal mimarisini sorgulayan varoluşsal bir meydan okumaya dönüştü. Tıpkı Pehleviler gibi, bu rejim de giderek daha fazla, içerideki toplumsal rızaya değil, yalnızca baskı aygıtının gücüne dayanıyor.

Etnik dinamikler, bu krizin belki de en ihmal edilen ama en patlayıcı boyutunu oluşturuyor. Protestoların Tebriz, Belucistan gibi bölgelerde de yaygın ve kararlı biçimde sürmesi bir tesadüf değil. Bu bölgeler, Pehlevi döneminden miras kalan ve İslam Cumhuriyeti tarafından da büyük ölçüde sürdürülen merkeziyetçi ve asimilasyoncu politikaların ağır yükünü taşıyor. Kültürel hakların kısıtlanması, ekonomik kaynak dağılımındaki adaletsizlikler ve siyasette temsil sorunu, genel özgürlük talepleriyle birleşerek protesto dalgasını güçlendiriyor. Tarih, İran gibi çok kimlikli bir mozaikte, bu kimlikleri yönetmekte başarısız olan iktidarların uzun vadeli istikrar sağlayamayacağını gösteren açık bir ders sunuyor.

Bu noktada, dış müdahale tuzağına dikkat çekmek hayati önem taşıyor. Tarihsel tecrübe, dışarıdan dayatılan veya açıkça desteklenen iktidar değişimlerinin kalıcı çözüm getirmediğini, aksine milliyetçi ve dini tepkileri güçlendirerek sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini gösteriyor. 1953’te Musaddık’ın devrilerek Şah’ın Batı desteğiyle güçlendirilmesi, bu desteğin iktidarı nasıl kırılganlaştırdığının ve nihai çöküşü nasıl hazırladığının kanıtıdır. Bugün de benzeri bir senaryo, rejimin protestoları “yabancı komplo” olarak çerçevelemesine hizmet edebilir ve içerideki haklı, otantik muhalefeti zayıflatabilir. Gerçek ve kalıcı değişim, ancak İran toplumunun kendi iç dinamiğinden, müzakere ve uzlaşma süreçlerinden doğabilir.

Nihayetinde , İran’daki protestolar, basit bir yönetim değişikliği çağrısı değil, yeni bir toplumsal sözleşme ve meşruiyet temeli arayışının sancılı dışavurumudur. Pehlevi hanedanı, modernleşme çabalarına rağmen, çoğulcu toplumsal gerçekliği tanıyıp ona dayanan bir siyasi sistem kuramadığı için devrildi. Bugünün İran İslam Cumhuriyeti de, benzer bir varoluşsal sınavla karşı karşıya. Gelecek, irandaki kadınları, gençleri, tüm etnik ve dini grupları kucaklayan, adalet ve özgürlük temelinde yeniden tanımlanmış, gerçek bir “toplumsal karşılığı” olan bir siyasi modelin inşasında yatıyor. Aksi takdirde, tarih, aktörleri değişse de, meşruiyetten yoksun iktidarların çöküşü şeklindeki ana sahnesini tekrar etmeye devam edecektir.

15 Ocak 2026

Serhat DOĞAN

KAYNAK: https://kafkassam.com/


Yorum bırakın