Osmanlı dönemindeki ilk Türkçe Kur’an Tercümesi’nden haberimiz var mı?

Bundan önceki üç yazımda Maide Suresi 6. Ayeti konu edince okuyucularımdan Osmanlı dönemindeki uygulama ya da anlayışı merak edenler oldu. Bu konuda elimizde sağlam bir kaynak var: Fatih Sultan Mehmet’in babası İkinci Murat zamanında, Osmanlı’nın İlk Şeyhülislamı olarak bilinip Molla Fenari adıyla tanınan Muhammed bin Hamza tarafından hazırlanan Kur’an Tercümesi.

Osmanlı Türk Devleti’nin ilk yıllarında Yıldırım Beyazıt, Çelebi Mehmet ve Fatih Sultan Mehmet’in babası İkinci Murat devirlerinde yaşayıp Bursa Kadısı olarak görev yapan Muhammed bin Hamza, Türkçe olarak yayınlanan ilk Kur’an tercümesini hazırladı. İnegöl yakınlarındaki Fenar köyünde doğduğu ya da babası fener yapımı ile uğraştığı için Molla Fenari adıyla bilinir.

Onun yazdığı Kur’an tercümesi Dr. Ahmet Topaloğlu tarafından aslına sadık kalınarak 14. Yüzyıl Türkçesinden günümüzde kullandığımız Türkçe alfabeye aktarılıp 1976 yılında yani günümüzden tam 50 yıl önce Kültür Bakanlığı tarafından Araştırma ve İnceleme Serisinin birinci eseri olarak iki cilt halinde yayınlandı.
Bu değerli eseri o yıllarda alıp evimdeki mütevazı kütüphanemin en değerli köşelerinden birine koymuş, ara sıra bakıp inceliyordum. Böylece Türkçenin asırlar boyu süren değişimi, kullanımı, kelime zenginliğini de görmüş oluyor, Surelere, ayetlere o yıllarda verilen anlamlarla günümüzde verilen anlamları, açıklamaları karşılaştırma imkânı buluyordum. Yeri geldikçe yazılarımda sözünü ettiğim meal incelemelerimden biri de işte bu eserdi.

https://acrobat.adobe.com/id/urn:aaid:sc:AP:2027263e-bbd1-438f-bf0a-580d6ad0eeb4

Molla Fenari’nin Kur’an tercümesi İstanbul’un fethinden 22 – 23 yıl önce 1431 yılında tamamlanmış. Kısacası, Fatih Sultan Mehmet’in de okuduğu, aldığı derslerde faydalandığı bir eserden söz ediyoruz.

Son yazılarımda konu ettiğim abdestte ayaklara mesh konusunun özellikle Osmanlı’nın ilk yıllarında, İstanbul fatihi Sultan Mehmet zamanında nasıl bilinip uygulandığını da bu kitaptan öğreniyoruz. Şu ifadeye bakar mısınız?
Suretü’l-Maide 6: “İy anlar kim iman getürdiler! Kaçan durasız namaz dapa, yun yüzlerünüzi, dakı ellerünüzi dirseklere değin. Dakı elünüz sürün başlarunuza, dakı ayaklarunuzı, iki topuğa değin. Dakı eğer olursız cunub, gey arınun. Dakı eger olasuz sayrular, ya sefer üzere ya gele biregü sizden aşak yirden yani su döküp, ya yakınlık eyleyesiz avratlara, pes bulmayasız yani su eylen toprağa aru; pes sürün yüzlerünüze, dakı ellerünüze andan. Dilemez Tanrı kim kıla üzerünüze hiç tarlık; velikin diler ta arıda sizi. Dakı tamam eyleye nimetini üzerünüze. Anın içün kim siz kim şükr eyleyesiz.”

Anlaşılmayan bir durum yok sanırım. Günümüz meallerinde “Ey iman edenler” diye başlayan cümle Osmanlı döneminde, “İy anlar kim iman getürdüler” diye ifade ediliyormuş. Sonrası zaten akıp gidiyor. Günümüz meallerini okuyan herkes buradaki ifadeleri de anlayabilir.

Görüldüğü gibi günümüzden 600 yıl kadar önce hazırlanan Türkçe Mealde de “Yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı ve ayaklarınızı meshedin” ifadesi yer alıyor.
Önceki yazılarımıza gelen yorumlardan sanki ayakların yıkanmasına karşı olduğumuz gibi bir anlam çıkaranlar oldu. Oysa duruma, şartlara göre hem yıkanabileceğini hem de mesh edilebileceğini, ilgili ayetle Hadis-i Şeriflerin ikisine de izin verdiğini bütün açıklığı ile anlatmaya çalışmıştık. Dolayısıyla konunun tam anlaşılabilmesi için bu yazı ile birlikte önceki üç yazımın da birlikte okunup değerlendirilmesinde fayda var.

Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerinde günümüzdeki gibi kuru, boş siyaset olmadığı için özellikle saray çevresinde sıkı bir eğitim öğretim vardı. Tarih, coğrafya ve askerlik bilgisinin yanında Arapça, Farsça, Lâtince, Yunanca Sırpça gibi dilleri bilip k konuşan, küçük yaşlarda Kur’an’ı ezberleyen Fatih; Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Hoca Zâde, Hızır Bey Çelebi, Ali Tûsî, Molla Zeyrek, Sinan Paşa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin gibi bilginlerden ders almış, oldukça iyi yetişmişti.
Haliyle o yıllarda Kur’an-ı Kerim yalnızca “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” mantığı ile okunup geçilmiyor, anlamı üzerinde duruluyordu. Türkistan coğrafyasında, Osmanlı’nın muhteşem yüzyıllarında ilme değer veriliyordu. İstanbul’un fethi, Viyana kapılarına dayanılması, Hicaz bölgesinin bağlanması yalnızca askeri güçle değil, ilim ve akıl desteğiyle olmuştu.

Fatih’in dehası o topların dökülmesini sağlamasaydı İstanbul fethedilemez, Yavuz Sultan Selim Sina çöllerine o topları götürmeseydi Hicaz Bölgesi alınamazdı.
Nitekim Mısır’daki Memluk Sultanı Tomanbay esir olarak Yavuz Sultan Selim’in yanına getirildiği zaman “Bize ne yaptı ise ordunuzdaki toplar yaptı” dediği, Yavuz’un, “Sizde top yok mu idi” sorusu üzerine de “Peygamberimiz ok ve kılıçla savaşın dediği için top yapıp kullanmıyoruz” diye cevap verdiği anlatılır. İşte taassup, cehalet böyle bir şeydir.
Gelin görün ki Osmanlı ve Türkistan coğrafyasında yaşayanlar giderek bir taassubun içine düşmüş, İbni Sinaların, Cevherilerin, Ali Kuşçuların ilmi çalışmaları devam ettirilememiş, Fatih’in topları geliştirilememiş ve bütün Arap coğrafyası gibi Türk Dünyası da batının gerisinde kalmıştır. Cumhuriyet dönemi bu anlayışı yıkmış, bilim yolunda kapılar aralanmıştır. Son yıllardaki gelişmeler ve alınan sonuçlar oldukça ümit vericidir.

Günümüzde giderek yaygınlaşıp güç kazanan tarikat ve cemaat yapılanmaları ise ne yazık ki Osmanlı’nın son dönemlerindeki taassubu devam ettirmekte, milleti Kur’an-ı Kerim’in aydınlığı yerine bazı rivayetlerin kasta varan karanlıklarında boğmaya çalışmaktadırlar. Buna bazı siyasi çevrelerle ilahiyat öğrenimi görmüş olanların bile alet olmaları anlaşılır gibi değildir. Hatta bir müftü efendinin bütün öfke ve hiddeti ile “Hatta zayıf hadislere bile iman etmişiz Allah’n izni ile” cümlesini de içinde barındıran hitabını şaşkınlık içinde inlemiştim. “Zayıf Hadis” yani doğruluğu bilinmeyen, uydurma bir rivayet. Onun içindir ki ey Müslüman! Uyanık ol ve doğru bilgiye ulaşma gayretini bırakma.

Günümüzde bilgiye ulaşmak, araştırıp soruşturarak, okuyarak gerçeklere ulaşmak her zamankinden kolaydır. Müslüman sığ bilgilerle yetinemez, yetinmemelidir. Çünkü “İlim Müslümanın yitik malıdır, nerede bulursa almalıdır.”

Sağ olsunlar, yazılarımı görüp birilerinin tavsiyesi ile okuyarak “Bu arkadaş hangi İlahiyat Fakültesi’nde Hoca” diye soranlar olmuş. Yazmıştım, bir daha yazıyorum. İmam Hatip ya da İlahiyat tahsili görmedim. Kendi halinde bir Müslümanım. Hiçbir tarikat ve cemaatle bağlantım, uzaktan yakından ilgim yok. Az çok Arapça bilgim var. Ancak araştırıp öğrenmeye, bilmediğimi, anlamadığımı sormaya meraklıyım. Eh, işin içinde araştırmacı gazeteci kimliğim de olunca karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

O yıllarda ulaşılamaz bir uzaklıkta gibi görünen Çin üzerinden mesaj veren Peygamber Efendimiz “İlim Çin’de de olsa alınız” dediğine göre biz Amerika’da da uzayda da olsa alıp öğrenmek zorundayız. Kaldı ki dini ilimler o kadar uzağımızda da değil.

Yazılarımızda artık başka konulara geçebiliriz ama gelecek yazı sanki yine Diyanet üzerine olacak gibi. Bekliyoruz.

14 Ocak 2026

Osman OKTAY


Yorum bırakın