“Abdest Alıp Çıktık Yola Bakalım Sonu Ne Ola?” ve hemen ardından yayınladığım “Abdestte Ayaklara Mesh Konusuna Bir Dokunmuştuk Bin “Ah” Dinledik. O Halde Devam Edelim” başlıklı yazılarıma gösterilen ilgiye teşekkür ediyorum. “Ah” işitmeye ve artık işittirmeye devam ettiğimiz için de bu yazıyı yazmam gerekiyordu, yazıyorum.

Öncelikle ikinci yazımda yer alan şu ifadeleri hatırlatmakta fayda var:
“Dini konuları zorlaştırıp güçlük çıkaranlar Allah ve Peygamberi değil, Yunus Emre’nin dediği gibi insanları “siygaya çekmekten” zevk alan birtakım “mollalar” ya da “hoca efendiler!”

Çünkü konuyu bilmeden, araştırıp öğrenme gayretine girmeden, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olup (!) yazıp çizmek çok kolay. Bir de hem bilgi hem de fikir sahibi olmalarına rağmen ortalıkta hüküm süren taassuptan çekinip sessiz kalanlar var, o da ayrı konu.

Doğrudan bana ulaşan olmadı ama trol oldukları anlaşılan ya da Yunus Emre üstadımızın tanımladığı “Molla Kasım” tiplemesine uyanlarla “Kulaktan dolma Müslümanlar” olarak
nitelendirdiğim kişilerden bizi siygaya çekmeye çalışan yorumlar aldık.

Ele aldığımız konuların ilmini yapan, ciltler dolusu Kur’an meali, tefsiri olan hocalarımızla
ilahiyat öğrenimi görmüş kişilerin tebrik ve takdirleri ise moral kaynağı oldu. Sağ olsun, Prof. Dr. İsmail Yakıt Hocam yazılarımı okumuş ve beni destekleyip teşvik eden bir cevap yazma lütfunda bulundu.

Zaten o yazıları yazarken abdestimizden şüphemiz yoktu, eğri büğrü söylemeyip “eğip bükmeden” ayetlere, hadislere dayandığımız için de siygaya çekilmekten korkmuyorduk. Onun için ilim sahiplerinden yana endişelenmiyordum. Varsa hatalarım, gidermelerinden de memnun olurdum.

Hocamızın, “Her iki yazınız da müthiş. Elinize, kaleminize ve yüreğinize sağlık. Allah ilminizi
tezyid eylesin (çoğaltsın, zenginleştirsin)” ifadeleri gönlüme takılmış bir madalya gibi oldu. İyi dileklere teşekkür ediyorum.

Ortada açık seçik ayet olmasına rağmen ayaklara mesh görüşünde olanlara reddiye yazanlar gibi bizim yazılarımızı iyice okuyup anlamayan, anlamazdan gelen bazıları da “Ee, Erzurum ya da şurası burası çok soğuk oralarda abdestsiz namaz mı kılınacak” gibi saçma yorumlar yaptılar. İşte bunlar Yunus Emre’nin tanımladığı “Molla Kasımlar” ve benim ifade ettiğim kulaktan dolma Müslümanlardır.

Okuduğunu anlamayan, yazının ya da cümlenin başlığına göre yorum yapmaya kalkan kişilerdir.

Biz İslam adabına uyarak önce Kur’andaki hükümlere, orada yoksa doğru Hadislere, orada
bulamazsak konuya uygun icmaya (ortak görüşe) o da yoksa bulunduğumuz yerin örfüne göre hareket etmesini bilen kişileriz.

İslamiyet’teki mezhepler de zaten “Sosyo-politik nedenler, sosyal değişmeler, dini metinlerin okunuş yöntemleri, etnik yapılanmalar, felsefi çeviri faaliyetleri, farklı kültür ve inançlarla karşılaşma” gibi sebepler sonucu ortaya çıkmıştır.

“Hak” diye bilinen mezhepler arasında ibadetler, anlayışlar, davranışlar, uygulamalar, toleranslar arasında farklılıklar vardır. Farklı mezhep anlayışlarının bulunduğu yerlerde yaşayanlar,
oralara yolu düşenler, Hac ve umre için gidenler bu duruma yakinen şahit olmuşlardır. Bizim
davranışlarımız, ibadet şekillerimiz onlara, onlarınki bize tuhaf gelebilir. Bakarız, Kur’an’da yerini bulamayız ama “Bizimki doğru onlarınki yanlış, onlar küfre giriyorlar” diye bir iddiada bulunamayız.

Bulunursak asıl küfre giren biz oluruz. Önemli ve doğru olan karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış içinde
olmaktır.

Bazı örnekler verecek olursak…

Hanefi ve Hanbeli mezheplerine göre bir kadının kocası yanında olmadan Hacca gitmesi uygun
görülmezken Şafi ve Maliki mezheplerine göre bunda sakınca yoktur.

Namazların ilk iki rekatında Fatiha Suresinin okunması Hanefilere göre vacip, Malikilere göre
mübah, Şafi ve Hanbelilere göre sünnet.

Vücuttan kan çıkması Hanefilere göre abdesti bozar, Şafi, Maliki ve Hanbelilere göre bozmaz.

Ziynet eşyalarından zekât vermek Hanefilere göre farz, diğerlerine göre değil.

Bunlar gibi pek çok örnek sıralanabilir. Yukarıda belirttiğimiz gibi “Sosyo-politik nedenler, sosyal değişmeler, dini metinlerin okunuş yöntemleri, etnik yapılanmalar, felsefi çeviri faaliyetleri, farklı kültür ve inançlarla karşılaşma” gibi durumlar, “Kur’andaki hükümlere, orada yoksa Sünnete,
orada bulunamazsa icmaya (ortak görüşe) o da yoksa bulunulan yerin örfüne göre hareket edilmesini” gerektiren İslam prensibine göre mezhepler arasında taklit kolaylığı da sağlanmıştır. Bu konuda bir örnek olarak Din İşleri Yüksek Kurulu’nun şu fetvasını verebiliriz:

“Herhangi bir yeri kanayan Hanefî mezhebine mensup bir kişinin, abdest almada zorluk
yaşama, cum’a, cenâze ve bayram namazlarına yetişememe gibi endişelerle Şâfiî mezhebini taklit etmesinde bir sakınca yoktur. Zira mezhepler arasında ihtilaf olan konularda, belli bir mezhebe bağlı kalmak zorunlu olmayıp, mazerete binaen başka bir mezhebin görüşü ile de amel edilebilir.”

(İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 1/75)

Abdest almada ayaklara mesh ve yıkama konusunu önceki iki yazımda herhangi bir tereddüde meydan vermeyecek şekilde anlatabildiğimden eminim. O iki yazı tekrar okunursa mesele anlaşılacaktır.

Konunun uzmanlarından gelen olumlu görüşlerin desteği de haklılığımı teyit ediyor.

Okuyup araştırmadan, kulaktan dolma bilgiler ya da birilerinin öne sürmesi ile rasgele yorumlar
yapanların da mezhepler arasındaki toleransı, anlayışı dikkate alarak yeniden düşünmelerini, özellikle de Allah rızası için zahmete girip biraz araştırmalarını diliyorum.

12 Ocak 2026

Osman OKTAY


Yorum bırakın