30 Aralık 2025 günü Ülkü Pınarı internet sitesi ve kendi sosyal medya hesabımdan, “Abdest Alıp Çıktık Yola Bakalım Sonu Ne Ola? Başlıklı yazımı yayınladıktan sonra geçen bir haftalık süre içinde Divan Edebiyatımızın o meşhur berceste (seçkin, özlü, güzel) beyitlerinden birinde geçen “Bir dokun bin ah dinle kâse-i fağfurdan” mısrasında anlatılmak istenen anlamın tam karşılığını bulmuş olduk.
Şöyle ki, editörümüz Ahmet Bey 07 Ocak 2026 günü saat 21.14 itibariyle bu yazımın 20.253 kişi tarafından okunduğunu, çokça paylaşıldığını, beğeni aldığını ve okumaların devam ettiğini bildirdi. Şahsi Facebook ve WhatsApp hesaplarımda da aynı ilgiyi gördüğünü
belirtmeliyim. Pek çok yorum yapıldı, özel mesajlarla, telefon aracılığı arayanlar oldu.
Gösterilen ilgiye teşekkür ediyorum.
Bu yazıyı, gelen yorum, yapılan sitem, eleştiri ve takdirler üzerine yazıyorum. Konuyu tam kavramak için Ülkü Pınarı internet sitesine, Osman Oktay Facebook sayfasına girip
arayarak ya da Google Amca’ya “Abdest Alıp Çıktık Yola Bakalım Sonu Ne Ola” yazıp aratarak
bu iki yazının peş peşe okunması faydalı olacaktır.
Önce, tek bir cümle ile “Eline yüreğine sağlık”, “Teşekkür ederiz” gibi takdir, teşekkür bildiren yorumları geçerek hepsine teşekkür ederek söz konusu yazıma gelen yorumlardan bazılarına bakalım:
“Doğruyu öğrenmek için gayretinize müteşekkirim. Allah katında sevabına nail
olursunuz inşallah. Din İşleri Yüksek Kurulu ve Diyanet işleri niye var? Heyet oluşturulur, Arapça bilen alimler, doğrudan İslam ve Arapça üzerine ilim yapmış alimleri de dinlerler ve halkı bilgilendirirler. Koltuk ve cüzdan doldurmak dışında hayırlı işler yapmaları onların da ahiret günü için hayırlarınadır.”
“Bence Türkiye’de İslami sıkıntıların sebeplerinden biri de (belki de kaynaklarından biri) alimlerin kendi aralarında tartışıp ortak olarak aldıkları kararları, vatandaşlara bildirmeleri gereken konuları TV’lerde veya sosyal medyada tartışıp milletin kafasını allak bullak etmeleri.”
“Her kıraat farklılığı İslam alimleri tarafından kabul görmüş ve rahmet olarak nitelendirilmiştir. Ben de bu konuda bir hayli kafa yormuş araştırma yapmıştım. Bu nedenle duruma göre her üç uygulamayı da yapıyor bazan ayaklarımı yıkıyor bazan da mesh ediyorum. Allah ayetin sonunda kullarına ‘zorluk dilemez kolaylık diler’ ibaresini eklemiş. Körü körüne büyüğü taklit etmek zaman içinde insanda düşünme yetisini
zayıflatıyor. Ben artık hiç kimseye ne bir şey danışıyor ne de bir tavsiyede bulunuyorum.
Çünkü din Allah ile kulunun arasında ince uzun bir yol. Ve her kulunun ayrı bir Allah tasavvuru var.”
“Din adamları istisnalar hariç doğruları gördükleri halde halka cesurca söyleyemiyorlar. Tepki almaktan korkuyorlar. Bu nedenle insanlar hurafeler içinde boğuluyor.”
Demek ki bir ihtiyacı dile getirmişiz. Diyanet, İlahiyatçılar ortaya çıkıp cesurca, açık açık konuları anlatmaz, hatta önceki yazımda işaret ettiğim gibi kendi yaptıklarını insanlara söylemeye cesaret edemezlerse olacağı budur.
Bir de farklı bir yoruma bakalım:
“Bir Prof., Üç Prof ve DİYK üyesi vb… Yok mu bunların isimleri. İsim paylaşın kaynak gösterin. Sarı çizmeli Mehmet Ağa. Salla gitsin. Gaye insanların inancıyla ameliyle alay etmek. İnsanların kalbine fitne fesat sokmak. Akıllarına şüphe düşürmek. Abdestte ayakları yıkarsın. Mest giyersen mesh edersin.”
Oysa isim vermememin gerekçesini belirtmiştim. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun ve o
“Üç Prof.’un videoları internet sayfalarında duruyor. Madem araştırma zahmetine girilmiyor,
yol gösterelim. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi camisinde abdest alırlarken ayaklarını
yıkayan, çıplak ayak üzerine ve çorap üzerine mesh ettiklerini anlatan videonun sahibi Prof. Dr.
Şaban Ali Düzgün. Ayrıca konu ile ilgili bire bir görüştüğüm, mesajlaştığım İlahiyat Profesörleri var. Yazımı beğenip takdir eden profesörler de oldu. Onlara da teşekkür ediyorum.
“İslam alemi pek çok hususta asla ittifak edemedi. Görünen o ki, kıyamete kadar da edemeyecek…”
Bu yorumu yapan kardeşimiz ne kadar haklı değil mi?
Bir karşı görüş ve “okkalı” bir eleştiri de şu:
“İyi, bir sen eksiktin. Sen de bu şekilde adından bir süre söz ettirirsin artık. Cenabı Hak ilmiyle amel edenlerden eylesin. Bir de şeriat gelsin diyorlar kimin yorumladığı şeriatla yönetilebiliriz acaba?”
Bu arkadaş yazıyı dikkatle okuyup böyle çalakalem yorum yapmasa ne iyi olurdu! Bu
konuda “iddialı” olmadığımı, “İlahiyat tahsili görmediğimi” zaten belirtmiştim. Adımdan söz
ettirmek gibi bir düşüncem de hiç olmadı. Yalnızca okuyup araştıran bir Müslüman olarak
üzerime düşen görevleri yapmaya çalışıyorum.
“Hocam teşekkürler bizi aydınlattınız; kaleminize dilinize sağlık.”
Moral veren bu yorumu araya koyduktan sonra fırça atan bir yoruma daha bakalım:
“Milletin diniyle uğraşmayın uğraştıkça yozlaştırıyorsunuz.”
Milletin dini ile uğraştığımız yok. “Böyle gelmiş böyle gider” mantığına ve kulaktan dolma Müslümanlığa karşıyız. İlmihal bilgisinin dışına çıkmayan, çıkamayanları araştırmaya, Kur’an-ı Kerim’deki Yüce Allah’ın defalarca tekrar ettiği “Akledip düşünmeye” yönlendirme gayreti içindeyiz.
“Sıkıntıları bilmeyen yok. Sıkıntıların bitmesi için kimsenin yaptığı bir şey yok.”
Yaptığımız tam da bu. Ortada sıkıntılar var ve o sıkıntıların giderilebilmesi için bir yol açmaya çalışıyoruz.
“Osman Bey; evet ben üç dört yıldır ayaklarımı bu üç şekilde abdest alarak namaz kılıyorum ve hangisini yaparsam da doğru olabileceğine inanıyorum. Böyle bilgilendirici yazılarınızın çok yararlı olduğuna inanıyorum. Emeğiniz kaleminiz zayi olmasın teşekkürler.”
“Osman ağabeyim yüreğine sağlık. İlmine bereket. Umarım ki kafa karıştıran bazı konuları yazmaya devam eder ve kitaplaştırırsınız. Biz ve bizden sonraki kuşaklar yararlanır. Saygı ve hürmetler.”
Başta da belirttiğim gibi İlahiyatçılar arasında da yorum yapıp takdirlerini bildirenler oldu. İşte onlardan biri:
“Allah razı olsun. Bizim yapmamız gerekeni sizler yapıyorsunuz. İslam Dini kolaylık dinidir, korkutmaktan sakınıp daim müjdelemek ve kolaylaştırmak gerekir. Teşekkürler…”
Bir yorum daha:
“Emeğinize sağlık. Diyanet işlerinin yapmadığını araştırarak yapmışsınız. Gerçekten kış aylarında dışarda ayak yıkamak oldukça zor. Bilhassa kadınların dışarda abdest almaları çok zor. Diyanetin görevini yapmışsın. Teşekkürler…”
Tamamen tevafuk, işte bunu destekleyen bir yorum:
“Allah abdest almamızı, namazlarımızı zorlaştırmasın kolaylaştırsın. Çok güzel
bir araştırma ve harika bir yazı, dinimiz kolaylık dini denir. Zorlaştırmayınız kolaylaştırınız denir. Ama bilinen gerçek bir bilgi bir püf noktası varsa Diyanet bizi aydınlatsın. Bir de ben şunu düşünürüm. Su olmayan yerde teyemmüm kolaylığı vermiş, dinimiz teyemmümün farzını iki olarak belirtiyor. İki darp bir niyet diye teyemmümde de ayakların meshine ilişkin bir durum yok.
Bahsettiğiniz gibi Namazlarımızı kılıyoruz. Ama her bir yerde ayak yıkamamız çorap çıkarıp giymemiz müşkülat, keşke kolaylığı varsa bizler de yararlanabilsek, duyumsayan yüreğinize sağlık katkılarınız için sonsuz teşekkürler.”
Buraya alacağım son iki yorum:
“Çok teşekkür ediyorum. Gönlünüze, kaleminize sağlık. Okumuş olanlarımız dahil fazla okuyup, araştıran kişiler değiliz. Yetkililer duyduklarımızla değil, bilimsel olarak açıklasalar da yanlışa düşmesek. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum.”
“İnşallah sonu hayırlı olur. İnşallah sonumuz hayırlı olur. Sağ olun Oktay Bey.”
İşte gördünüz, adeta kanayan bir yaraya parmak basmışız.
Bazı arkadaşlar, “Abdest alırken ayakları yıkamanın ne zararı var ki” diye soruyorlar. Hiçbir zararı, mahzuru yok. Ancak tanınan bir kolaylık, verilen bir ruhsat var. Tercih abdest alan kişiye, ortama, şartlara göre değişebilir. Son olarak, abdestte ayakların meshedileceğine dair en açık ifadeyi kullanan Enes bin Malik’ten söz ederek konuyu biraz daha açalım:
Enes bin Malik… Ailesi tarafından henüz 10 yaşında iken Peygamberimizin yanına verilen ve vefatına kadar hizmetinde bulunup O’nun yanında Kur’an-ı Kerimi, imanı, İslam’ı, ibadetleri öğrenen, gerektiğinde Peygamber Efendimizin abdest suyunu hazırlayan Sahabe. Ne yazık ki bu şanlı Sahabe, Emeviler döneminde zulüm gördü.
Emevilerin Haccac-ı Zalim olarak bilinen Irak Valisi okuduğu hutbe sırasında abdestten
bahsederken “Ayakların yıkanması gerektiğini” söyleyince Hazreti Enes, “Allah doğru söyledi, Haccac ise yalan” diyerek itiraz etti. O, geçen yazımızda bahsettiğimiz “ercül” kelimesini, “Başınızı ve ayaklarınızı meshedin” anlamına gelecek şekilde esre olarak okuyordu. (Ayşe Ülya Özek, Maide Suresi 6. Ayet Bağlamında Ayağa Mesh Meselesi. İstanbul, 2016).
Ayakların meshi konusunu geçen yazımda etraflıca anlattığım için başka açıklama
yapmaya gerek duymuyorum. Yalnız, araştırdığım kaynaklarda Enes bin Malik’in daha sonra bu görüşünden vazgeçip yıkama konusunu benimsediğine dair ifadeler olmasına rağmen nerede ne zaman ne dediği yazılmıyordu. Bu yazıya hazırlık yaparken onu da buldum. Abdest konusunu etraflıca işleyen İslam alimlerinden Taberi’nin Camiu’l Beyan adlı eserinde yer alan ifadeye göre Enes bin Malik, “Kur’an meshi, sünnet ise gasli (yıkamayı) getirmiştir” diyerek bir açıklama yapmış.
Bu ifadeyi “Enes bin Malik görüşünü değiştirmiştir” diye yorumlamak doğru değildir.
Böyle bir iddia, “Hz. Muhammed Kur’an-ı neshetmiştir (Kur’an hükmünü değiştirip yeni bir
hüküm getirmiştir) demek olur ki dinde yeri yoktur.
Konuyu araştırırken, Enes bin Malik’i kaynak göstererek ayakların mesh edilmesi gerektiğini savunanlara karşı yazılan “reddiyelere” de rastladım. Onlardan biri diyor ki mesela:
“Abdest ayetinde (Maide 6) ayaklarla ilgili vazifenin mesh olduğunu savunmak genel
olarak mesh edilebileceğini savunmak anlamına gelmez! Bu sadece Kur’anda ele alınış biçimini izaha dönük bir açıklamadır. Zira ayakların yıkanması gerektiğini anlatan açık hadisler vardır.”
İyi de asıl olan Kur’anda ele alınış, anlatılış biçimi değil mi? Kaldı ki Peygamberimizin
“Nalınlarının, ayakkabılarının üzerine meshettiğine”, gönderdiği bir askeri birliğin dönüşte çok üşüdüklerini görünce ayaklarını meshetmelerini istediğine dair Hadis-i Şerifler de var.
Peygamber Efendimiz o zamanki şartlara, temizlik imkanlarına göre bazı uygulamalar yaptı ise bunu Allah’ın emrini değiştirmiş gibi yorumlamak doğru olur mu?
Adı geçen ayetin sonundaki şu ifadeye dikkat edelim: “Allah size güçlük çıkarmak istemez!”
Bir de Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifi var değil mi? “Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz.”
Dini konuları zorlaştırıp güçlük çıkaranlar Allah ve Peygamberi değil, Yunus Emre’nin dediği gibi insanları “siygaya çekmekten” zevk alan birtakım “mollalar” ya da “hoca efendiler.”
Bu konu daha çok su götüreceğe, dokunduğumuz “kâse-i fağfurun” daha binlerce ses çıkaracağı anlaşılıyor. Allah sonumuzu hayretsin.
08 Ocak 2026
Osman OKTAY
