AYM kararının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmesi, yasa dışı bahis oynayan hakemler, futbolcular ya da uyuşturucu işine bulaşan ünlüler kadar kamuoyunun dikkatini çekmedi. AYM kararları ilk derece mahkemesi tarafından uygulanmamaya devam ederse AİHM, AYM’nin etkili bir iç yargı olmadığı yolunda karar verecek. AYM’nin Tayfun Kahraman kararının uygulanmasının ilk derece mahkemesi tarafından reddedilmesi karşısında, Türkiye’yi bekleyen tehlike budur. Böyle bir gelişmeyi önlemek, başta HSK olmak üzere, herkesin sorumluluğudur. HSK, bu konuda soruşturma açma yetkisine sahiptir.
Gezi davasında hükümlü bulunan Tayfun Kahraman’ın başvurusuyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu Temmuz 2025’te adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ve yeniden yargılanması gerektiğine karar verdi. Gerekçeli karar 17 Ekim 2025’te Resmî Gazete’de yayınlandı.
Bu karara uygun olarak Tayfun Kahraman’ı yeniden yargılaması gereken İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi AYM kararını ve yeniden yargılamayı reddetti. Buna karşı 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan itiraz da reddedildi. Böylece adil olmadığı AYM kararıyla saptanan bir yargılama sonucunda Tayfun Kahraman cezaevinde yatmaya devam etti. Bir AYM kararı daha birinci derece mahkemesi tarafından tanınmadı ve uygulanmadı. Böylelikle Türkiye’nin bir hukuk devleti olmaktan ne denli uzak olduğu, “herkes adil yargılanma hakkına sahiptir” diyen Anayasa’nın 36. Maddesiyle “Anayasa Mahkemesi kararları… yasama, yürütme ve yargı organlarını … bağlar” diyen Anayasa’nın 153. Maddesinin son fıkrasının geçersiz olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Şimdi yapılması gereken Anayasa’nın uygulanmayan 153. Maddenin son fıkrası yerine “Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanı, alt mahkemeler tarafından çizilir, Yargıtay tarafından denetlenir.” şeklinde bir hüküm koymak! Böylece Anayasa ile gerçek durum arasındaki fark da kapatılmış olur!
Bu arada AYM, MS hastası olan Tayfun Kahraman’ın sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmesi için tedbir kararı verilmesi talebini reddetti. Sağlık durumunun sürekli izlenmesi yolunda bir karar aldı.
AYM kararının İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmesi, yasa dışı bahis oynayan hakemler, futbolcular ya da uyuşturucu işine bulaşan ünlüler kadar kamuoyunun dikkatini çekmedi. Sessiz sedasız bir biçimde geçiştirildi. İnsanlar AYM kararlarının uygulanmamasını kanıksadılar, “ne var bunda? Uygulanmayan bir AYM kararı daha” mı dediler, bilemiyorum.
Ancak bilinmesi gerekir ki ortada herkesi ilgilendiren, çok vahim, çok ciddi bir durum var. Hukuk devletinin çöküşünü, hukuksuzluk devletinin doğuşunu ellerimiz böğrümüzde seyredemeyiz. Can Atalay davasında AYM kararının alt mahkeme ve Yargıtay tarafından uygulanmamasının doğurduğu tepki sonucu değiştiremediği içindir ki bugün Kahraman davasında aynı sorunla karşı karşıyayız. AYM kararlarının uygulanmamasına karşı güçlü bir toplumsal itiraz gelmezse, bu gidişe ‘dur’ denmezse AYM’nin saygınlığının ağır bir darbe alması, anayasa yargısının etkililiğini yitirmesi, anayasada yazılı hak ve özgürlüklerin hukuk güvencesinden yoksun kalması kaçınılmaz olacaktır.
AİHM’in Şahin Alpay kararında belirttiği gibi “Anayasa Mahkemesi’ne verilen yetkilerin başka bir mahkeme tarafından sorgulanması, hukuk devleti ve hukuk güvenliğinin temel ilkelerine aykırıdır. Bu ilkeler, keyfiliğe karşı sağlanan korumanın temel taşlarıdır… AYM’nin başvurucunun tutukluluğunun Anayasa 19/3 maddesinin ihlali olduğu yolundaki açık kararından sonra tutuklamanın hala devam etmesi, bunu hukuka uygun ve yasayla öngörülen bir prosedür olmaktan çıkarmaktadır.” (parag.118)
AİHM’in Şahin Alpay / Türkiye (2018) kararından yapılan bu alıntılar Tayfun Kahraman için de geçerlidir. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin AYM kararını uygulamayı reddetmesiyle hukuk devleti ilkeleri zarar görmüş, keyfi uygulamalara kapı açılmıştır. Öte yandan Tayfun Kahraman’ın AYM kararına karşın cezaevinde bulunmasının hukuksal temeli ortadan kalkmış, fiili bir durum ortaya çıkmıştır. Tıpkı Can Atalay’da olduğu gibi. Can Atalay’dan farklı olarak, Tayfun Kahraman bir de ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşmaktadır.
AYM neden Tayfun Kahraman’ı 18 yıla mahkûm eden yargılamanın adil yargılanma olmadığına karar verdi? Karara yol açan en önemli etken, nedensellik (illiyet bağı) unsurunun bulunmaması. Ceza hukukunda suçu oluşturan en önemli unsurlardan biri, bir insanın davranışıyla dış dünyada meydana gelen değişiklik arasında bir bağlantı bulunmasıdır. Bu davranış olmasaydı olay yine de gerçekleşecekse, bu sonuç o kişiye yüklenemez.
Gezi yargılamalarının ortak özelliği nedensellik bağı (illiyet bağı) kurulmadan hüküm verilmesi. Örneğin, Kavala davasında TCK md. 312’deki hükümeti devirmeye teşebbüs suçunun oluşması için gereken cebir ve şiddet unsuru ile Kavala’nın eylemleri arasında bir bağlantı bulunmadığı AİHM kararlarında ve AYM başkanın muhalefet görüşünde belirtilmekte.
Tayfun Kahraman davasında da AYM şu hususların altını çiziyor:
Mahkûmiyet kararına esas oluşturan çok sayıda medya paylaşımından hangisinin şiddeti teşvik eden ya da şiddete özendiren ya da cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmeye yönelen ifadeleri içerdiği belirtilmemiştir. Medya paylaşımlarıyla şiddet içeren olay arasında illiyet bağı kurulmamıştır. Bir toplantı ve gösteri sırasında ortaya çıkan şiddet olaylarının varlığı, kendi eylemleriyle şiddet olayları arasında illiyet bağı kurulmadığı sürece kişileri doğrudan sorumlu tutmak için yeterli değildir.
Mahkûmiyet gerekçelerinden biri Tayfun Kahraman’ın Gezi Parkı olaylarının öncesinde bir plan ve organizasyon dahilinde hareket etmiş olması savı. AYM’ye göre Mahkeme’nin bu sonuca varması için yeterli bulgu yok. Gezi parkı olaylarından önce Kahraman’ın diğer sanıklardan yalnızca biriyle (o da beraat etmiş) iletişimi var. Bu bulgu, bir plan çerçevesinde hareket ettiği sonucuna ulaşmak için yeterli değil.
İlk derece mahkemesi ve Yargıtay, başvurucunun Gezi Parkı olaylarının devam ettirilmesi amacıyla kurulan Park Forumları’nın eşgüdümünü sağladığını belirttiler. AYM’ye göre başvurucunun somut olarak ne zaman hangi toplantılara katıldığı ne kararlar alındığı, alınan kararlar ve bu forumlarla şiddet eylemi arasında nasıl bir bağlantı bulunduğu konusunda bir açıklık bulunmamakta.
Yargıtay, başvurucunun Taksim Dayanışması’nın sosyal medya hesaplarında yapılan paylaşımlarla olan bağlantısını, A.B.A’dan sosyal medya şifresini istediği yönündeki iletişime dayandırdı. Ancak Yargıtay, Taksim Dayanışması’nın sosyal medya hesaplarından hangisinin başvurucuyla bağlantılı olduğunu belirlememiştir. Kaldı ki, şifre talebi 2 Ekim 2013 tarihlidir. Oysa Gezi Parkı olayları 2013 Mayıs-Haziran aylarında meydana gelmiştir.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AYM’nin adil yargılanma hakkının ihlali ve başvurucunun yeniden yargılanması kararına karşın tahliye ve yeniden yargılanma taleplerini reddetti. Mahkemenin red gerekçeleri Can Atalay davasındaki red gerekçelerinden farklı değil. 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göre, AYM’nin görevi Yargıtay ve ilk derece mahkemelerince yapılan değerlendirmelerin ve varılan sonuçların hukuka uygunluğunu denetlemek değildir. AYM hem Anayasa’ya hem de kanunun emredici hükmüne açıkça aykırı hareket ederek yetki gaspında bulunmuştur. Delilleri değerlendirme ve delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi, ilk derece mahkemesine aittir.
Ağır Ceza Mahkemesi’ne yanıtı AİHM, Şahin Alpay davasında zaten vermişti. AİHM’e göre, başvurucunun tutuklamayla ilgili şikayetinin, iddianamedeki kanıtların içeriğine girmeden incelenmesi olanaksız. Aynı gerekçe Kahraman’ın davası için de geçerli. Tayfun Kahraman’ın yargılanmasının adil olmadığı şikâyeti kanıtlar değerlendirilmeden incelenemez.
Ağır Ceza Mahkemesi’nin göz ardı ettiği başka Anayasa maddeleri de var. Anayasa md. 158’e göre, “Diğer Mahkemelerle Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi kararı esas alınır.” Ayrıca, Anayasa’yı yorumlama yetkisi ilk derece mahkemesine değil, AYM’e aittir. Kaldı ki Anayasa 153. Maddesi, açık hükmü karşısında yoruma yer bulunmamakta.
AİHM, 2018 yılında kabul ettiği Şahin Alpay kararında, AYM’nin kararına karşın başvurucunun tutukluluğunun hala devam etmesinin, AYM’nin etkili bir iç yargı yolu olduğu konusunda ciddi kuşkular doğurduğunu belirtmekte. AİHM, şimdilik AYM’nin etkili bir yargı yolu olduğu görüşünden vazgeçmeyeceğinin, ancak ilk derece mahkemelerinin kararlarını dikkate alarak, bireysel başvuru sistemi çerçevesinde, AYM’nin ne denli etkili bir yargı yolu olduğunu inceleme hakkını saklı tutacağının altını çizdi.
Başka bir deyişle, AYM kararları ilk derece mahkemesi tarafından uygulanmamaya devam ederse AİHM, AYM’nin etkili bir iç yargı olmadığı yolunda karar verecek.
AYM’nin Tayfun Kahraman kararının uygulanmasının ilk derece mahkemesi tarafından reddedilmesi karşısında, Türkiye’yi bekleyen tehlike budur. Kahraman kararı büyük olasılıkla AİHM başvurusuna konu olacaktır. Böyle bir başvuruda AİHM önce ilk derece mahkemesinin tutumu sonucu AYM’nin etkili bir iç yargı yolu olup olmadığını inceleyecektir. Etkili bir yargı yolu olmadığı sonucuna varırsa, AYM’e gitmeden doğrudan AİHM’e başvurma yolu açılacaktır. Bunun anlamı, Anayasa 148. Maddede düzenlenen bireysel başvuru hakkının de facto ortadan kalkmasıdır.
Bir Anayasa hükmünün, ilk derece mahkemesinin tutumu sonucu uygulanmayan bir maddeye dönüşmesine izin verilmemesi gerekir. Bireysel başvuru sistemi Türkiye’de bireylerin hak ve özgürlüklerinin önemli bir güvencesidir. Bunun ortadan kalkması temel hak ve özgürlükleri ulusal düzeyde güvencesiz bırakacak, insan hakları alanında büyük bir geri adım oluşturacaktır.
Böyle bir gelişmeyi önlemek, başta HSK olmak üzere, herkesin sorumluluğudur. HSK, bu konuda soruşturma açma yetkisine sahiptir.
Ancak AYM de, sistemin baş oyuncusu olarak, sistemin ortadan kalkmasına seyirci kalmamalı. Kahraman kararında AYM, “Hukuk devleti ilkesi, yargı organlarının aynı maddi veya hukuki olgularla ilgili olarak çelişkili kararlar vermekten… kaçınmasını gerekli kılar… (bu) kişilerin hukuka olan güvenlerinin sarsılmaması için hayati öneme sahiptir” demekte. Bu böyleyse, o zaman AYM’nin de bu durumu önleyecek önlemler alması gerekir. AYM’nin kuruluş yasası, temel hakların korunması için gereken önlemleri alma yetkisini vermekte. AYM, yargı organlarının çelişkili kararlar vermelerini önlemek, bireysel başvuru sistemini kurtarmak için bu yetkilerini kullanmalı, gerekirse içtüzüğünde değişiklik yapmalı.
Tayfun Kahraman kararıyla AİHM’de Türkiye için tehlike çanları çalıyor. Hükümet çan seslerini duyuyor mu acaba?
27 Aralık 2025
Rıza TÜRMEN
KAYNAK: https://t24.com.tr/
