Kel göründü!
Oysa, bize ne güzel ittiriyorlardı, ortada bir pazarlık yok diye.
Varmış, hem de daniskası…
Üstelik, bu pazarlığın öyle kapalı kapılar ardında çekingen, utangaç temaslarla yapılmadığını da anlayabiliyoruz.
Siyasi denklemi itinayla kurulmuş, güzelce hesap kitap edilmiş, talepleri yazıya dökülmüş, muhatapları belli bir süreç olduğu çok belli.
Görebildiğimiz kadarıyla çoktan el bile sıkışmışlar da altın vuruşu yapmak için uygun vakti beklemekteler.
Önce Saygı Öztürk yazdı. Abdullah Öcalan’ın masaya koyduğu talepleri ayrıntılı bir şekilde aktardı.
Öcalan, sözüm ona Kürt bölgelerinde ana dilde eğitim, ilerleyen süreçte Kürtçenin resmi dil olmasını istiyormuş, SDG’nin silah bırakmasına karşı çıkıyormuş.
Asker olmasalar bile polis olmalarını öneriyormuş; Öcalan’a göre Türkler ve Kürtler, iki halk olarak Anayasa’da yer almalıymış, Anayasa’nın 66. maddesi değiştirilmeliymiş filan…
Bunları kâfi görmemiş olacak ki, PKK’lı teröristlere af çıkarılmasını, iş verilmesini, rehabilitasyona tabi tutulmalarını ve siyasette önlerinin açılmasını da talep etmiş.
Sonra, DEM’in Meclis’teki Öcalan komisyonuna verdiği rapor ortaya çıktı.
Hiç çekinmeden tek tek yazmışlar.
Ulus devletle, memleketin kurucu belgesi Lozan’la dertleri olduğunu, Öcalan’ın tahliye edilmesini istediklerini zaten biliyorduk.
Özetle, “Türkiye Cumhuriyeti ortadan kalksın, yerine İslamcı, Kürtçü bir federasyon kurulsun” demeye getiriyorlar.
Yakın gözlüğümüzü takalım.
Öcalan’ın taleplerinin özü net: Siyasi aktörlüğünü tescil ettirmek. Sadece kendisi için değil; temsil ettiği yapı için de…
“Silahlı mücadele sona ersin” diyor ama karşılığında istediği örgütün siyasi ve hukuki zeminde yeniden tanımlanması.
Yani silah bırakmanın bedeli, anayasal ve yasal dönüşüm.
DEM’in Meclis komisyonuna sunduğu rapor bu talepleri süzüp paketliyor. Kelimeler özenle seçilmiş, afili kavramlarla süslenmiş; “Demokratikleşme”, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi”, “etnik yurttaşlık”, “ana dilde kamusal hizmet”
Artık kim yerse…
Masum gibi duran bu başlıkların tamamı, Türkiye’nin üniter yapısını, siyasi birliğini ve memleketin bütünlüğünü tartışmaya açan hatta onun da ötesine geçen bir çerçevenin parçaları.
Burada kritik nokta şu: Bu talepler artık marjinal bir partinin seçim beyannamesi değil, Meclis çatısı altında kurulmuş bir komisyona verilmiş raporun içinde yer alıyor.
Yani bir şekilde meşruiyet kazanmış durumda.
İşte kırılma noktası da tam olarak burası.
Ubeydullah ayaklanmasından beri istedikleri üç aşağı beş yukarı aynı olduğu için hem Öcalan’ın istekleri hem DEM’in raporunda yer alan talepler, meseleye az buçuk kafa yoranlar açısından şaşırtıcı olmadı.
Eğri oturup doğru konuşmakta fayda var.
Burada iktidar ve Kürtçüler açısından asıl mesele yurdum insanın ikna edilmesi.
Ancak bir türlü beceremiyorlar, ne kadar “Terörsüz Türkiye”, “Barış süreci, kardeşlik, milli birlik bütünlük” filan diye köpürtmeye çalışsalar da insanları istedikleri noktaya getiremediler.
Ayaklarının sürekli frende olması da bu yüzden. Çünkü, toplumda bu ihanet sürecine büyük bir direnç var.
Kimse, kolayca kabullenmek istemiyor.
Yurdum insanı haklı olarak soruyor; Türkiye, bir savaş kaybetmedi ki, bu teslimiyet niye, diye!
Diğer yanda Kürtçüler büyük bir fırsat yakalamış durumda. Bunu kaçırmamaları gerektiğini çok iyi biliyorlar.
Arkalarında, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü şekilde duran bir Batı var.
Amerika’sından, Avrupası’na, Rusya’sından, İsrail’ine kadar Ortadoğu’da hesabı olanların rüzgarı ile yelkenlerini şişirmiş durumdalar.
Sadece, emperyalist efendilerinden aldıkları destekle yürümüyorlar.
Türkiye’de iktidarın yanısıra ana muhalefet de bir şekilde yanlarında.
Tayyip Erdoğan, hem iktidarını mutlak kılmak hem de Amerika’nın sağladığı meşruiyeti kaybetmemek için Kürtçülerin desteğine muhtaç.
CHP ise iktidarla sidik yarışına girmeye pek meraklı!
Lafta, memleketin kurucu partisi ama Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak istediklerini açık açık söyleyen Kürtçüleri şımartmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan bir Genel Başkanı var.
İktidar el altından CHP’ye şunu pompalıyor; bu sürece destek verirsen tabanından çok tepki gelmez ama açık açık karşı çıkarsan “barış düşmanı” ilan edilirsin.
Yedirmeye çalıştığı hikaye tam olarak bu.
Tayyip Erdoğan, DEM ile temasının siyasi maliyetini mümkün olduğunca CHP’nin sırtına yüklemek istiyor.
Yani bir taşla iki kuş:
Hem DEM seçmeni tahkim edilecek, hem CHP köşeye sıkıştırılacak.
Asıl büyük tehlike de burada. Bugün “tavsiye”, “öneri”, “rapor” denilen başlıklar, yarın anayasa değişikliği olarak karşımıza çıktığında ne olacak? CHP nasıl bir siyasi pozisyon alacak? Genel Merkez’den gelen ilk sinyaller, pek hayra alamet değil. Özgür Özel, sanki tuzluğu eline alıp koşmak için aportta bekliyor.
Yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması, merkezi yönetimin zayıflatılması, kimlik temelli yurttaşlık tanımları… Bunların hiçbiri teknik düzenleme değil; açık açık söyleyelim bunlar rejim tartışmasıdır!
Bu tartışmaların muhatabı olarak silahlı bir örgütün kurucusunun işaret edilmesi, devletin kendi meşruiyet zeminini dinamitlemesidir.
Bir kez daha altını çizelim, devlet, terörle müzakere etmez; terörle mücadele eder. Devlet, suçluyla pazarlık yapmaz; hukuku uygular.
Buradaki her geri adım, eline silahı alanın siyasi taleplerle devletin karşısına çıkmasını meşrulaştırır ki, bunun sonunun gelmeyeceğini bir miktar kafası çalışan herkes görebilir, diyerek yazımıza noktayı koyalım.
16 Aralık 2025
Bahadır Selim DİLEK
KAYNAK: https://12punto.com.tr/
