“Umut fakirin ekmeği” diye meşhur bir söz vardır. “Allah’tan ümit kesilmez” anlayışı ve inancı ile yetişen insanımız isyan etmeden, umutsuzluğa kapılmadan hayatını sürdürüp gelmiştir; sabretmesini bilir. Bu söz de aynı anlayışın bir ifadesi ya da dışa vurumudur. Ancak tabir yerinde ise bıçağın kemiğe dayandığı, umutların tükendiği anlar da vardır.

“An” kısa bir zaman aralığıdır; gelir geçer ama artık sabır taşının çatladığı, o kısa anların bir volkana dönüşüp patladığı/patlayacağı bir “an” da kaçınılmazdır.

İktidar tarafından sürekli umut pompalanmasına, yıllardan beri “Bu ay geçen aydan, gelecek ay bu aydan” ya da “Bu yıl geçen yıldan, gelecek yıl bu yıldan iyi olacak” gibi ninniler, masallar anlatılıp nurlu ufuklar vaat edilerek oyalanan insanımız artık patlama noktasına gelmiş durumda. Keza hep tartışılan TÜİK rakamlarına göre bile “Bizi kıskanıyorlar” denen Avrupa ülkelerinin on – on beş kat üzerinde seyreden “Enflasyon Canavarı” bir türlü kontrol altına alınamadı. Çarşı – Pazar el yakıyor. Meyve – sebze fiyatları, kuru gıda, yağ, et, balık… Hayatın sürdürülebilmesi için neye ihtiyaç varsa, neye ihtiyaç duyuluyorsa hepsi pahalı. Alım gücü nispeten iyi olanların dışında kalan herkes her gıdaya ulaşamıyor, alamıyor.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın verilerine göre 20 milyon civarında yani nerede ise ülke nüfusumuzun dörtte birinin çeşitli kamu kuruluşlarınca verilen sosyal yardımlarla ayakta durabildiği anlaşılıyor. Buna bir de resmi kayıtlara girmeyen aile, akraba, yardımsever desteği ile geçinebilenler eklenirse durumun daha da vahim olduğu ortaya çıkar.

Hayal ettiği üniversiteyi kazanıp maddi imkansızlıktan ev tutamadığı, yurda giremediği, üniversite harcını yatıramadığı için kayıt donduran hatta okumaktan vazgeçen öğrenciler, büyük umutlarla geldikleri şehirlerden köylerindeki baba ocağına dönmek zorunda kalan aileler var. Daha bitmedi; tıpkı öğrenciler gibi ev arkadaşları bulup imkanlarını birleştirerek kiraladıkları evlerde yaşamaya çalışan emeklilerden söz ediliyor.

Örnekleri çoğaltıp karamsarlığı arttırmanın gereği yok. Zaten herkes durumun farkında ve herkes daha fazlasını da biliyor. Peki neden böyle ve neden bu hallere düştük?
Bizim nesille bizden sonra gelenler iyi bilirler ki özellikle tarım ürünlerinde, gıdada dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biri idik. İlk okulda, orta okulda öyle öğrenmiştik. Çocukluğumuzda, gençlik yıllarımızda hiçbir ürünün sıkıntısını çekmemiş, hiçbir gıda ürününe yüksek fiyat ödememiştik. Fakir olanlarımız bile rahat yaşayabiliyordu. Çünkü üretim, bolluk, bereket vardı. Babası uzun yol şoförü olan biri olarak ben ilk ve ortaokul yıllarında on – on beş lira ile pazara gider, bütün mutfak ihtiyaçlarını alıp eve getirirdim. Karpuzu kavunu çuval dolusu alır, at arabaları ile taşıyanlara verip evimize gönderirdik. Gönderirdik de şimdi nerden nereye geldik… Artık kavunu karpuzu dilimle alacak hallere düştük, düşürüldük. Güya dünyanın en büyük zeytin üreticilerinden biriyiz ama kaliteli bir zeytin almaya kalksanız kilosu 500 liradan fazla.

Bir zamanlar önümüzdeki nimetlere bakıp şükrederek, “Şunlar İngiltere Kraliçesinin sofrasında bile yok” diye övündüğümüzü çok iyi hatırlıyorum. Demek büyük konuşup gururlanmamak gerekiyormuş. Tıpkı tarım ve hayvancılıkta olduğu gibi tekstil alanında da dünyanın sayılı ülkelerinden biri iken giderek geriledik, fabrikalarımız, atelyelerimiz bir bir kapanıyor, makineleri başka ülkelere taşınıyor. Hemen her gün kapanan kepenklerin, kapısına kilit vuran şirketlerin haberlerini duyuyor, görüyoruz. Siftah etmeyen/gün içinde hiç alışveriş yapmadan dükkanını kapatan esnaflar var.

Son yıllarda sınır illerimize özellikle Bulgaristan, Yunanistan ve Gürcistan gibi ülkelerden akın akın insanlar geliyor, tıka basa alışveriş yaparak dönüp gidiyorlardı. Çünkü Türk lirası değer kaybetmiş, kendi insanımızın alım gücü düştükçe düşmüş, onlarınki ise bize göre oldukça değer kazanmıştı. Haliyle kendi insanımızın ancak vitrinde seyredebildiği ürünleri alarak güle oynaya dönüyorlardı.
Keza yurt dışında çalışan insanlarımız ve ülkemize gelen turistler de burada tatillerini rahatça geçiriyor, ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Sonra ne oldu ise oldu ve üç – beş yıl içinde pahalılık aldı başını gitti, bir türlü önü alınamıyor. Zaten alım gücü düşük olan insanımız gittikçe zor durumda kalırken içteki fiyatlar arttıkça arttığı için sınır ticaretinde de bir gerileme oldu.
Bu arada bir şey daha öğrendim; biraz cesaretli olup uçak biletlerini önceden alarak az para ödeyen bazı vatandaşlarımız alışveriş için İtalya gibi ülkelere gidiyor, yaptığı kârla hem gezip görmüş oluyor hem de marka ürünleri ucuza getirerek çifte kazanç sağlıyorlarmış. Çünkü, Türkiye’de mesela 5- 6 bin liraya satılan bir mont, bir spor ayakkabı orada bin, bin beş yüz Türk Lirası karşılığı alınabiliyormuş. Daha yeni İtalya’dan dönenler, “Alışveriş merkezlerinde Türkiye’den gelen pek çok kişi ile karşılaştık” dediler.

Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de “Ateş pahası” olduğu için alamayacağınız dış kaynaklı marka ürünleri uçak parası da verip İtalya’dan alıyor ve daha ucuza getiriyorsunuz. Hani, uygulanan vergi ve gümrük politikaları yüzünden “Bir otomobil alınca bir de devlete almış oluyorsunuz” deniyor ya, sebep bu. Devleti yönetenler bu yanlış uygulamalardan vazgeçerlerse sanırım daha kârlı bir iş yapmış olurlar da milli servetin dışarı çıkması önlenir. Ekonomimizi yönetenler sade/düz esnafın bildiği “Sürümden kazanma” formülünden habersizler galiba!

İthalat ihracat dengesinin bir türlü tutturulamaması, üretim yerine tüketimin teşvik edilmesi, bütçe açıklarının vergi üstüne vergi, zam üstüne zam, ceza üstüne ceza yapılarak karşılanması, bütün bunlar yapılırken kamudaki lüks, israf ve şatafat alışkanlıklarından bir türlü vaz geçilememesi milleti bıktırmış durumda. Devleti yönetenler galiba halk arasında yaygın olan “Almanya’nın gelirleri üretim, Türkiye’nin gelirleri ise vergiler, zamlar, cezalar” esprisini hiç duymuyor ya da üzerlerine almıyorlar!
Zafer Havaalanı gibi ihtiyaç fazlası sükseli yapılar, “Müşteri garantili yap işlet devret” misali götürüsü getirisinden kat kat fazla olup bizleri dededen toruna borçlandıran anlayış fayda değil zarar getirdi. Bu gidişle gelecekte daha büyük yıkımlara sebep olunacağı ortada.
Hani, “Çiftçinin karnını yarmışlar da kırk tane gelecek yıl çıkmış” diye efsaneleşmiş bir söz vardır ya milletimiz aynı o durumda olup son kalan umut kırıntıları ile öylece bekliyor. İnşaallah popülist, günü kurtarma peşinde olmayan ve gerçekleri görüp akılcı politikalar üreten bir siyasi irade oluşur da ümitlerimiz yeşerir, geleceğe güvenimiz artar.

08 Aralık 2025

Osman OKTAY


Yorum bırakın