
Colani, Araplar, Suriye ve Kurtuluş Savaşı…
Türk milletinin şanlı geçmişi; kahramanlıklarla olduğu kadar, acı olaylarla ve ihanetlerle de doludur. Özellikle Cihan Harbi ve Kurtuluş Savaşı’nda bunun sayısız örneğini görüyoruz.
Geçenlerde bir zat, ülkemizi ziyaret etti. Hepimizin gözünün içine baka baka: “Kurtuluş Savaşı’nda biz de vardık, sizinle birlikte mücadele ettik!” diye yalan söyledi. İşte bu sözün üzerine, bu yazının kaleme alınması ihtiyacının hasıl olduğunu düşündüm.
Burada özellikle temas etmek istediğim bir nokta var. O da tarihimize karşı yapılmaya çalışılan tahribattır. Bilhassa eğitim sistemizde, müfredatın tarih kitaplarında doğrular ya anlatılmadığı ya da çarpıtıldığı için, bahsini ettiğim zat-ı muhteremlerin yalanlarına karşı bir savunma mekanizması geliştiremez ve daha çok yalanlara inanırız. Bu yüzden bendeniz, tarihimizi en doğru ve tarafsız şekilde çocuklarımıza öğretmek için, eğitim sistemimizin, Türklük bilincinin geliştirilmesi yönünde yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunuyorum.
Şimdi gelelim bu yalanın analizini yapmaya. Kurtuluş Savaşı’nın biraz öncesine, Osmanlı’nın Dünya Harbi’ne katıldığı vakitlere dönelim. İlk durağımız, Kanal Cephesi. Bu cephe, Almanların isteği üzerine açılan bir cephedir. Osmanlı ordusu, 1915 ve 1916 yıllarında, iki defa Kanal Harekâtı düzenledi. Amaç, Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek ve kaybedilen Mısır’ı geri almaktı. Tabii bu, bizim amacımızdı. Almanların amacıysa öyle Mısır’ı Almamız falan değil, İngilizleri olabildiğince orada oyalamaktı, ki İngilizler, Avrupa’ya, Almanların karşısına asker sevk edemesin. Fakat işler ne Almanların ne de bizim istediğimiz şekilde gitmedi. Özellikle Alman subayı Friedrich von Kress’in gururu yüzünden Osmanlı, Kanal Cephesi’nde ağır bir mağlubiyet yaşayarak, İngiliz ve isyancı Arap Bedevilerin karşısında, çekilmek zorunda kaldı. Böylelikle saldıran taraf olmaktan savunan tarafa geçtik. İlerleyen dönemde de cephenin adı Suriye-Filistin oldu.
İşte bu Suriye-Filistin Cephesi, takriben 1916 ortalarından 1918’in sonlarına kadar sürekli sıcak çatışmaların yaşandığı bir cephe olacaktı. Fakat bu kadar uzun süreli olması sizi yanıltmasın. Nitekim coğrafya geniş olduğundan, düşman ha bire saldırırken, biz ha bire çekiliyorduk. Kudüs’ü, Gazze’yi, Şam’ı ve Halep’i de bu süreçte kaybettik. Fazla uzatmadan sadede geleyim. Şimdi size, 30 Eylül 1918 tarihinde, Türk ordusunun çekildiği esnada Şam’da yaşayan yaralı askerlerimizin ve Türk ailelerinin trenle Anadolu’ya gelirken, isyancı Araplar tarafından nasıl katledildiklerini anlatmak, aslında hatırlatmak, istiyorum.
Tarihler 30 Eylül 1918’i gösteriyordu. Osmanlı İmparatorluğu, Cihan Harbi’ni neredeyse kaybetmişti. Suriye-Filistin Cephesi’nde, oldukça hırpalanmış ve morali de bozuk olan Türk ordusu, Şam’ı terk ile Halep’e ricat kararı aldı. Fakat Şam, 400 küsur yıldır Osmanlı’nın, bin yıla yakın da Türklerin hâkimiyetindeki bir şehirdi ve hâliyle, orada yaşayan binlerce sivil Türk vardı. Bundan başka, Şam büyük bir şehir olduğu için, hastanesi de harp hâli için kullanılıyor ve içinde binlerce yaralı Türk askerini barındırıyordu. İşte o gün, Şam Hastanesi, ihanetin ilk durağı oldu. Hastane tam kapasite çalıştığı için, yer kalmamıştı ve birçok yaralı, hastanenin bahçesine çıkarılmak zorunda kalmıştı. Bir yandan çekilme bir yandan düzensizlik derken, hastaneyi savunabilecek belli başlı kuvvet de kalmamıştı. Zaten nasıl kalabilirdi ki? Mevcut kuvvet artık ülkeyi müdafaa edemiyordu, hastaneyi nasıl etsin?.. İşte, böyle bir atmosfer içerisinde isyancı Arap Bedeviler, ilk önce Şam Hastanesi’ne girdi. Hastaneyi müdafaaya gayret eden küçük kuvveti bertaraf etmekte zorlanmadılar. Fakat içlerinde değil din kardeşliği, insanlık da olmadığı için, mermilerini de harcamak istemeyerek, önce bahçede savunmasız ve canhıraş hâlde yatan Mehmetçikleri eğri kılıçlar ile katlettiler. Öldürmenin merhameti olur mu bilmiyorum, fakat bunların merhameti olmadığını söyleyeyim. Mehmetçiklerimize gösterdikleri vahşeti benim burada yazmaya elim varmıyor…
Bir zamanlar Osmanlı şehri olan Şam’daki bu vahşetten sonra, şehirdeki subay ve memurlar Şam’ın elden yalnızca fiziken değil, manen de çıktığını kabullendiler. Türk subaylarının aileleri ve hükûmet yetkilileri ile, Şam’daki harp okulu öğrencilerinin önce Halep’e, ardından da Anadolu’ya tahliyesine karar verildi. İlk başta çocuklar ve kadınlar trenle Halep’e taşınacaktı. Tabii eldeki imkânlar kısıtlı olduğu için, binlerce çocuk, annelerinin ve ninelerinin kucaklarında, tren vagonlarına balık istifi dolduruldu…
Binlerce kadın ve çocuk yollardaydı. İnsan acıma¬sızlığının boyutunu, bilebilirler miydi? Tren, Şam-Rayak demir ¬yolunun geçtiği Rabova boğazında saldırıya uğradı. Masumlar Treni, Rabova Boğazı’na vardığında, demir yoluna döşenmiş taşlarla tren katarı durduruldu. Boğazın iki yakasında pusuya yatmış Arap Bedevileri ve Ermenilerin yaylım ateşi başladı sonra. Tren vagonlarından yükselen çığlıklar, silah seslerini bastırıyordu! Çocuklar annelerine, ninelerine sarılıp kucak kucağa can verdiler. Fakat Arap Bedevileri ve Ermeniler bununla da yetinmedi. Vagonlara girdiler. Ağır yaralıları da susturdular. Binlerce masum çocuk, genç, yaşlı ve kadının öldürüldüğü 30 Eylül 1918’de yaşananlar, Cumhuriyet’in erken yıllarında “Masum Şehitler Günü” olarak anılırdı…
Cumhuriyet’in ilanından sonra, her 30 Eylül gününü Masum Şehitler Günü olarak andık anmasına fakat unutmayı severiz ya, bunu da unuttuk, gitti. Tabii unutuldu ama yeri boş kalmadı. Sözde “Ermeni Soykırımı” bilinçlere enjekte edildi. Sonra “Rojava Direnişi” pompası basılmaya başladı. Bırakalım Masum Şehitler Günü anmasını, Ravoba Kıyımı’nı bilen kimse neredeyse kalmadı… Burada oldukça ünlü bir lafı hatırlatmak isterim: “Tarihini unutan milletlerin sınırlarını başkaları çizer…”
Sonuç olarak, bu Kurtuluş Savaşı’na giden süreçteki olaylardan yalnızca bir tanesi. Tabii şunu da unutmadan geçmeyelim. 30 Eylül 1918 tarihinin bir başka önemi daha var. O da o gün, Türk’ün mağlubiyeti kesinleşince Suriye’nin hükûmet kurduğunu, yani bağımsızlığını bildirmesi. Evet, Türk düşmanla savaşmış, düşmanın bileğini bükememiş ve geri çekilmiştir. Fakat hain içeride olunca, kapı kilit tutmaz bir kere. Bir tek Şam’da mı yaşandı bu olaylar? Elbette, hayır. Halep’teki sokak çatışmalarında İngiliz, Halep’in ve Şam’ın Araplarıyla sırt sırta bize karşı kurşun sıktı. Bunların hiçbiri olmamış gibi, bunları hatırlatmaya çalışanlara iftira atarak, olayları mübalağa etmekle suçlayanlar, işte o zat-ı muhteremi alkışlıyor ve “evet, haklısınız, birlikte savaştık, Çanakkale’de mesela, Halep doğumlu olanların mezar taşı var” diyorlar. Fakat o Halep doğumlu mezar taşının altında Halepli bir Türk’ün yattığını bilmiyorlar ya da işlerine gelmiyor… Böyle giderse, yakında İngiliz bile Kurtuluş Savaşı’nda aslında bizimle savaştı diyecekler ya, bakalım. Kimsenin suratı kızarmıyor sonuçta… Belirtmekte fayda var, bunların Kurtuluş Savaşı’nda bizim yanımızda olduğu falan yoktu. Öyle bağımsızda olamadılar. Önce İngiliz sonra Fransız mandası oldular. Manda oldukları hâlde Hatay’ı bizden koparmak için varlarını yoklarını ortaya koydular, yine de başaramadılar. Hâlâ Hatay’ı kabullenemezken, Kurtuluş Savaşı’nda sizinleydik demek, günlük ve basit bir siyasi söylemden öteye gidemez, gitmemeli de… Neyse…
Lawrence’ı bilirsiniz. Meşhur Arabistanlı Lawrence. Arapları yanına çekmede oldukça başarılı, hayatını Osmanlı’yı budamaya adamış bir adam… Size yukarıda anlattığım hastane baskını var ya, işte o baskında Lawrence artık dayanamayıp müdahale etmiş. Hatıralarında anlatıyor. Arapların yaptığı vahşetten dolayı onun bile içi almamış, varın siz düşünün.
Filistin’de, Arapları ve kutsal toprakları korumak için yaralanan Türk askerlerinin getirildiği Şam Hastanesi’nde yaşanan katliamı, masum çocuklara ve kadınlara kıyanları çoğu kişi bilmezken, bu yazıyı okuyanlar artık biliyor. Lütfen bundan sonra kim dost, kim düşman görelim, bilelim ve her sakallıyı dedemiz zannetmeyelim. Lütfen, daha dikkatli olun.
Esen kalın.
20 Kasım 2025
Alparslan YILMAZ
