
Kocaeli ve Bartın Valiliklerince Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yılı dolayısıyla camilerde Mevlit okutulması kararı açıklanır açıklanmaz
birtakım karanlık odaklarla birlikte kuyruklarına basılmışçasına feveran eden sendikacılar ve hatta çok gariptir “Prof.” etiketi taşıyan din cahilleri bile çıktı.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde hem de Ayasofya’da ilk defa Mevlit okutan, onunla da kalmayıp okunan mevlidi radyodan naklen yayınlatarak dünyaya duyuran Atatürk’ün bizzat kendisi idi.
O yayın aynı zamanda İstanbul Radyosu’nun ilk naklen yayını oluyordu. Tarih, 3 Şubat 1932 ve üstelik o yılın Ramazan ayında, Kadir Gecesi’nde.
Ertesi gün yayınlanan Milliyet, Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri bu haberi resimli olarak büyük
puntolarla “Ayasofya’da 30 bin, 40 bin, 70 bin kişi toplandı” diyerek haberleştirmişlerdi.



1932 yılının Ramazan ayında yani Atatürk’ün ölümünden 6 yıl kadar önce kış günlerine rastlayan Ramazan ayında Sultan Ahmet Camii’nde devrin önde gelen hafızlarını katıldığı dini merasim oldukça ilgi görüyor. O sıralarda İstanbul’da bulunan Atatürk bunu haber alınca Hafız Binbaşı Yaşar Okur’u çağırtarak, “Sultan Ahmet’te yaptığınız merasim çok güzel olmuş. Bunu Kadir Gecesine rastlayan gece Ayasofya Cami-i Kebiri’nde tekrar edip yabancı misyon şeflerini de haberdar ederek radyodan naklen yayınlayalım. Ona göre hazırlığınızı yapın” talimatını veriyor.
Osmanlı’nın son dönemleri ile ilgili etraflı ve belgelere dayanan araştırmaları olan Murat
Bardakçı, bu konu le ilgili olarak 16 Haziran 2016 tarihli Habertürk Gazetesi’nde şunları yazıyordu:
“Ayasofya’da on beş asır boyunca yapılan ibadetler arasında “en fazla reklâm edileni 3 Şubat 1932’deki Kadir Gecesi’ne rastladı. Devrim Türkiyesi’ndeki değişiklikleri duyurmak maksadıyla bir organizasyon düzenlendi, o gece 25 hâfız Türkçe Kur’an okudular, dualar bütün dünyanın dinleyebilmesi için radyodan canlı olarak yayınlandı, şehirlerin meydanlarına hoparlörler yerleştirildi ve Ayasofya’da yabancı diplomatlar da eşleriyle beraber camide hazır bulundular.”
İşte, bugün dualarda yer verilmesine, adına mevlit okutulmasına karşı çıkılan Atatürk bütün dünyanın gözleri önünde Ayasofya’da öyle bir dini merasim düzenleterek “Ayasofya bizimdir, bizim kalacaktır” mesajı veriyordu.
Bu hazırlık için Atatürk’ten talimat alan Hafız Binbaşı Yaşar Okur da şunları anlatıyordu:
“Ayasofya’da yapılacak mevlit için hazırlıklara başladım. Altı kişilik hafızlar grubunu, Hafız Yaşar Okur, Hafız Burhan, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Beylerbeyi Hafız Fahri, Muallim Hafız Nuri, Sultan Selimli Rıza olarak seçtim. Ayrıca, yirmi hafız daha seçerek kadroyu tamamladım.
O gün, akşam namazından sonra camide okunup radyo ile yayınlanacak mevlit nedeniyle, cami içinde ve dışında mahşeri bir kalabalık vardı. Bu mevlit, İslam âleminde ilk defa radyo ile yayınlanacaktı.
Teravih namazından sonra ilâhi ve ayin-i şerif okundu. Caminin her tarafına hoparlörler konulduğu için, bu dini ses, herkesi ürpertecek yükseklikte, cami içine ve dışına yayılıyordu.
Hele, yirmi hafızın okuduğu mevlit pek mükemmel olmuş, halk âdeta bu coşkulu ve yüksek sesle kendinden geçmiş, âdeta sarhoş olmuşlardı.
Atatürk bu mükemmel mevlidi radyoları başında dinlemiş ve bütün hafızları ertesi akşam iftar yemeğine davet etmişlerdi.
Ertesi gün bütün hafızlar toplanıp Dolmabahçe Sarayı’na gittik. Sarayın üst katında mükemmel bir iftar sofrası hazırlanmıştı. Atatürk de bizlerle beraber sofraya oturdular. Birlikte yemek yedik.
Paşa bütün hafızlara teker teker iltifatta bulundular. Sonra da “Dünkü dinî merasimi ben de radyodan dinledim. Fevkalade memnun oldum. Hepiniz ayrı ayrı büyük başarı gösterdiniz, teşekkür ederim” buyurdular.
Yemek bitince bütün hafızlara tek tek Kur’an okutup dinlediler. Sonra hafızları baş yaverin
odasına götürdüm. Her birine ayrı ayrı zarflara konulmuş yirmişer lira para verildi ve geç saatlerde otomobillerle evlerimize gönderildik.”

Durum budur efendim… Bugün bazı çevrelerce dualarda adının geçirilmesine tahammül
edilemeyen, onun için mevlit okutulacağında ortalığı velveleye verenler Atatürk ve onunla birlikte hareket edenler sayesinde bir elleri yağda bir elleri balda yaşadıklarının farkında bile değiller. Tıpkı, “O mahiler ki derya içredirler deryayı bilmezler” misalinde olduğu gibi.
O günlerin şartlarını düşünmeden, yedi düvele karşı verilen savaşı, savaşları yaşamadan birtakım art niyetlilerin yalan yanlış yazıp anlattıkları ile ahkam kesmek kolaydır tabii. Ancak gerçeklerin balçıkla sıvanıp üstlerinin örtülemeyeceği de tarihi bir hakikattir.
Bu yazıp anlattıklarımız tarihi gerçekler, yaşanmışlıklar. İşte gazete kupürlerini koyduk, bazı konularda referans gösterilen Murat Bardakçı’nın yazdıkları ortada. Yine, Yusuf Koç ve Ali Koç tarafından hazırlanıp yayınlanan “Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk/Kamu Birlik Hareketi Yayınları” isimli eserde de bu konuda bilgiler var. Daha da anlamayan ve anlamamakta ısrar eden varsa TRT arşivine girip “Atatürk’ü Gördüm” isimli belgeselde yayınlanan ve İstiklal Savaşı sırasında Yunan işgalinden kurtulan Manisa Gördes’te yaşanan şu sahneyi seyretsin:
“10 Kasım 1938 günü sokağa geldiğimde, Atatürk’ün öldüğünü duyan bir kadın koşarak komşusuna geldi ve ağlayarak, ‘Atatürk ölmüş, Atatürk ölmüş! O gavur yine gelirse biz ne yaparız, nereye gideriz?”
Atatürk için ileri geri konuşanlar, kendinize neler kazandırdığının farkında değilsiniz ya da inat
ediyorsunuz ama o günleri yaşayan Gördesli, İzmirli, Manisalı, Bursalı kadınların, kızların, dedelerinizin, ninelerinizin durumlarını düşünün, Irak’tan, Suriye’den, Libya’dan, oradan, şuradan kaçıp Ege ve Akdeniz’in serin sularında boğulup giden, Filistin’de, Gazze’de, pek ilgilenmeseniz de Doğu Türkistan’da yaşanan zulmü, vahşeti, taciz ve tecavüzleri gözünüzün önüne getirin. Getirin de Atatürk’e karşı kin kusarken bin defa, milyon defa düşünün. Eğer akletmesini, düşünmesini, öğüt almasını biliyorsanız tabii.
“Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?” (Secde Suresi, ayet 4)
11 Kasım 2025
Osman OKTAY
