
En son zafer (!) Şarm el Şeyh: Trump’ın teveccühüne mazhar olmak dünya liderliğinin meşruiyet vesikası. Gazze’de ateşkes hiç yoktan iyidir, doğru. Ama aynı Trump’ın henüz geçen gün Hamas silâh bırakmazsa Netanyahu’nun elini kolunu salacağını belirttiğini de görmek kaydıyla

Ve şimdi haberler: “Türk pasaportu dünyanın en güçlü pasaportları arasında sekiz basamak geriledi. 2025’te 113 ülkeye vizesiz giriş sağlayan Türk pasaportu 199 ülke arasında 102’nci oldu.”
Bu haberden sayılmıyor herhalde. Şarm El Şeyh’te ABD Başkanı Trump, Erdoğan’ı yedi düvelin huzurunda taltif ettiyse sırtımız yere gelmez, başımız da göğe erer.
Çünkü Erdoğan için, iç tüketime yönelik olan yani bize anlatılan dış politikayla, dışarıdaki forumlarda söylenenin yani gerçekten “yapılan” dış politikanın tamamıyla tutarsız olmasının hiç önemi, değeri, anlamı yok. Benzer biçimde eylem-söylem makasının apaçık olmasına, yani salonda söylenenle alanda yapılanın, üretimle pazarlamanın tutarsız olmasına takılmaya da gerek yok.
Hele aynalarla, yani kurumsal kimlik ve tarihsel yönelimle sürekli kavgalı olmanın da sözü edilmeye değmez. Zaten, o İslâmcı takiye geleneği, tüm popülistlerin de ortak noktası. İçine yuvalanılan laik cumhuriyetin kabuğunu koruyup, onu içinden kemirmek maksat. Ama, popülizmde hakkını verelim, Erdoğan gerçekten çığır açtı. AfD (Almanya) gibi hem Trump’tan hem Putin’den destek bulan yeni sürüm yerlici millici anti-demokratik aşırı sağ hareketlerin, Orban (Macaristan) gibi liderlerin, erken dönem arayıcı fişeklerinden biri oldu.
Oysa NATO müttefikliği, Avrupa Konseyi kurucu üyeliği, Avrupa Birliği adaylığı gibi somut verileri bir yana koyup “Türk, Kürt, Arap…”, “ümmetin umudu” anlatılarına tutunmanın tarihsel geçerliliği, “nas var” diyerek faiz düşürmekle eşdeğer mantıksızlıkta.

Tanzimattan jöntürklere, yeni Osmanlılardan İttihat ve Terakki’ye, nihayet kurtuluş ve laik Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze tarihten beğenmediğiniz kesimleri atamazsınız. II. Abdülhamit diye ne kadar tuttursanız da illaki II. Meşrutiyet’e de gelirsiniz.
Ortak tarihimizi bir reklam filmiymiş ya da bir yerli diziymiş gibi kafamıza göre sil baştan kurgulayamayız. Türkiye’nin ta Selçuklu’dan bu yana nereden gelip nereye gittiği belli. Haritada durduğu yer de aynı ve aynı kalacak. Üzerinde tartıştığımız ise çeyrek yüzyıla varan vasatın tasallutuna ve devlet aygıtının zor gücünü ellerine geçirenlerin tüm cezasız, hoyrat, nobran, anayasa ve yasa tanımaz baskısına karşı ortak geleceğimiz. Siyaseti sakatlar, kısıtlarsınız ama yasaklayamazsınız.
Dış politikada ve ulusal güvenlikte, tıpkı iktisatta olduğu gibi, kısıtlı kaynaklarınızı etkin kullanacak ve deyim yerindeyse eliniz zayıf bile olsa olabildiğince kazanmaya oynayacaksınız. Bunun için önceliklendirme zorunlu, zira “hepsi bir arada, hem de bedava” seçeneği yok. Örnek olarak güncel coğrafi ortam ve tarihsel bağlamda, hava kuvvetlerinizin mutlak bölgesel caydırıcılığının olması ve hava savunma sisteminizin bulunması gerektiğini bilmek için uzmanlığa gerek yok.
Savunma planlamasında işler bugünden yarına, öyle bakkal dükkanını bir haftalık tadilatla üçüncü nesil kahveciye döndürmek gibi değil onar yıllık hatta çeyrek yüzyıllık dilimlerde yapılıyor. Siz gider durduk yere 2.5 milyar dolar harcayıp Putin Rusya’sından S-400 alırsanız, yalnızca 1.7 milyar dolar verdiğiniz altı adet F-35’i ABD’deki hangarlarda bırakmış olmaz, kendinizi F-35’in on üye ülkeli üretim zincirinden de attırır, dolayısıyla on yıllara yayılan savunma planlamanızı ve potansiyel teknoloji kazanımlarınızı ve ileri sıçrama olanağınızı da yakarsınız.
Elinizde bir amfibik çıkarma gemisi var: TCG Anadolu. Bu platform için size dikine iniş-kalkış özellikli savaş uçağı lazım: F-35 B. Olmasın başkası olsun, öyle bir seçenek yok. Yerine SİHA kullanırım, hem birileri de kazanır: O seçenek de yok. Kalkış yapan SİHA inemiyor. Esasen “SİHA taşıyan gemi” diye bir platform yok dünyada. Bulduğunuz çözüm nedir? Daha uzun güverteli bir ikinci amfibik çıkarma gemisi daha inşasına girişmek. Onu da yapmak için maalesef bütçeniz yok. Üstelik ekonomiyi bu duruma getiren de sizsiniz.
Bu stratejik planlama zaferlerinin (!) altında imzası olan Erdoğan ise son olarak Trabzon’da Ukrayna hakkında söz söylerken “Her savaşta olduğu gibi burada da kazanan kan tüccarlarıdır. Savaş baronlarının servetleri büyürken bakıyorsunuz kaybeden halklar oluyor” buyurdu. Öyleyse, her seçimde vitrinin en önüne konulan yerli ve milli savunma sanayimizin kaptanları medar-ı iftiharımız değil de haşa “savaş baronları”, “kan tüccarları” mıymış? Örnek olarak BAYRAKTAR Ukrayna’da SİHA fabrikası, REPKON Teksas’ta 155mm. top mermisi kovanı üreten tesis kurdu: Gurur duymayalım, kınayalım mı onları?
Zaten savunma sanayisi ekosistemindeki şirketlerimiz “savaş baronu” olarak görülmüyor olacaklar ki devletin AR-GE teşviklerinden yararlandırılıyorlar. Olması gereken de bu. Olmaması gerekense kayırmacılık ve haksız rekabet. Ayrıca, olması gereken ise kamu ile özel sektör arasındaki, siyaset ile ticaret arasındaki sınırın korunması. Örnek olarak, MİLGEM’in ve ALTAY’ın hangi gerekçeyle ihale kazanan yüklenicilerden alınıp, hangi gerekçeyle başka yüklenicilere verildiğini bugüne dek ikna edici biçimde açıklayabilen var mı?
Erdoğan’ın son dönemdeki her NATO zirvesinde olduğu gibi Lahey’de de altına imzasını attığı bildirge Putin Rusya’sını başlıca tehdit olarak görüyordu. İran’ın nükleer silâh üretecek düzeyde uranyum zenginleştirmesi, elinde fırlatma yeteneği de yani balistik füzeleri de olduğuna göre bu Türkiye açısından görmezden gelinecek bir durum mu? Örnek olarak, Finlandiya ve İsveç, Putin Rusya’sı komşusu Ukrayna’yı işgale giriştiğinde kapağı koşa koşa NATO’ya atmadılar mı? Erdoğan elimizde caydırıcı hava kuvveti bırakmadığına ve hava savunma sistemi de edinemediğine göre NATO dışında neyimize güveneceğiz? Yine aynı Erdoğan’ın diplomasi zekâsı ve becerisine mi?
En son zafer (!) Şarm el Şeyh: Trump’ın teveccühüne mazhar olmak dünya liderliğinin meşruiyet vesikası. Gazze’de ateşkes hiç yoktan iyidir, doğru. Ama aynı Trump’ın henüz geçen gün Hamas silâh bırakmazsa Netanyahu’nun elini kolunu salacağını belirttiğini de görmek kaydıyla.

Uluslararası görev gücü için adı geçen ülkeler: Endonezya, Pakistan ve Azerbaycan. Üçü de Arap ve bölge ülkesi değil. Endonezya en uzak ve en kalabalık ülke. Pakistan, Suudi Arabistan’la 7 Ekim 2023 sonrasında nükleer güvence karşılığında İsrail (İbrahim Anlaşmaları’na katılım) yerine anlaşma yaptı. Azerbaycan ise bizim eski konumumuzda: İsrail’le de diyalogu sürdüren ülke.
Şarm El Şeyh’te Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ı “Abu Mazen” elinden tutup, podyuma götürerek Trump tarafından muhatap alınmasını ve resim vermesini bizzat sağlayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron oldu. Erdoğan’ın Sisi (Mısır) ve Emir Tamim’le (Katar) imzaladığı belgede de Trump’ın HAMAS’a dayattığı 20 maddelik planda da Filistin’in adı yok. İki devletli çözüm, hele başkenti Doğu Kudüs olacak Filistin yok. Dolaylı bir diplomatik bir çözüm, bir ima olarak daha önceki kimi belgelere, örnek olarak BMGK’nin 242 (1967) sayılı kararı veya Oslo Anlaşmaları gibi metinlere atıf da yok. Bugüne kadar da yirmi maddenin ilkindeyiz: HAMAS’ın rehine ve rehine naaşlarını teslim etmesi ardından silâh bırakıp kendini feshetmesi.
Son olarak Beyaz Saray sözcüsü Caroline Leavitt, Trump’ın Putin’le iki hafta sonrası için planlanan ikili zirvesi için Budapeşte’yi kimin seçtiği sorusunu yönelten gazeteciyi (affedersiniz) “anan” diye yanıtladı. Kim bilir bu dobra (!) yanıt önce nasıl coşturmuştur Ankara’daki Trump’a ayrı, aynı zamanda Putin’e ayrı hayran mutat zevatı. Ancak hemen ardından “acaba neden İstanbul olmadı, o kadar da istemiştik halbuki” diye almış mıdır, bir düşünce bilinmez.
Erdoğan’ın kamu kaynaklarını kullanarak edindiği uçan itibar (!) saraylarına doluşturduğu zabıt kâtipleri herhalde bu deneyimlerini uluslararası diplomasi deneyimi kazanmak addediyor olacaklar. Çünkü CHP, yukarıda sıraladıklarım gibi ve sözü uzatmamak için daha nicesine yer vermediğim dış politika ve ulusal güvenlik yanlışlarını eleştirince hep bir ağızdan Erdoğan’ın nasıl cansiperane cepheden cepheye, zaferden zafere koştuğunu anlatmaya ve akıllarınca CHP’yi ciddiye almamaya kalkışıyorlar.
İsrail’in Yediot Aharonot gazetesi, Kaçırılmış ve Kayıp Kişilerin Yerini Tespit İçin İstihbarat Ağı’ndan sorumlu General Nitzan Alon’un, HAMAS üzerindeki etkisinden ötürü müteşekkirliğini belirtmek için, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ı Şarm El Şeyh’te sıcak biçimde kucaklamasına da yer veren olumlu bir https://haber.sol.org.tr/haber/israil-basininda-ibrahim-kalin-portresi-israilden-nefret-etmiyor-iliskilerin-yeniden-tesisini değerlendirme yayımladı. Daha önce Haaretz’in kıdemli köşe yazarı Zvi Barrel de benzer biçimde AKP yönetimi kurmaylarına övgüler düzmüştü.
Kalın’ın amacı herhalde İsrail’in suyuna gitmek değil, aklın yolunda ilerlemekti. Ama aklın yolunun sonu, Erdoğan’ın ısrarla “direniş örgütü” olarak nitelediği, 17 Nisan 2024’te “Kuvayı Milliye neyse aynen odur” diyecek kadar kendinden geçtiği HAMAS’ın silâh bırakmasına, kendini feshetmesine ve Gazze Şeridi’ni terk etmesine, Filistin yönetiminde de hiçbir biçimde kendine yer bulmamasına çıktı. Bunun belgesi de yine aynı Erdoğan tarafından Şarm El Şeyh’te imzalandı. Anlatmaya çalıştığımız budur.
19 Ekim 2025
Namık TAN
(Konuk Yazar)
KAYNAK: https://t24.com.tr/
