Çifte ateşkes: Filistin ve Suriye dosyalarında Ankara

Ankara’ya düşen pay Suriye’de ve Gazze’de yeniden imar, hafriyat ve inşaat ihalesi kovalamaktan ibaret kalıyor; Trump’ın sırt sıvazlamaları yeterli diplomatik kazanım olarak görülüyor. Çünkü Türkiye, bu iktidarın yanlış politikaları sonucunda mutlak bölgesel askeri caydırıcılığını yitirdi. Kasa tamtakır…

İsrail Başbakanı Netanyahu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump (soldan sağa)

Gazze’de yaşananlar

Filistin’in Gazze Şeridi’nde, nihayet, ABD Başkanı Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kolunu bükmesiyle, ateşkes sağlandı.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik “pogrom” olarak da tanımlanabilecek kitlesel intihar saldırısına, İsrail, çok orantısız bir güçle karşılık verdi. Diğer bir ifadeyle, caydırıcılığının yeniden tesisinin çok ötesine geçerek “soykırım” düzeyine varan tek yanlı bir toptan yıkım ve kırım harekatı icra ederek, Gazze’de 70 bini aşkın insanı öldürdü.

Kırımın ve yıkımın artık durması hiç kuşkusuz çok önemli ve kutlanacak bir gelişme. Ancak “ateşkes” ile “barış” aynı şey değil, bunun da akıldan hiç çıkmaması gerek. Diplomasi, ilkinden ikincisine bağlantının kurulmasında.

İsrail, geriye kalan rehineleri ve öldürülen rehinelerin naaşlarını geri aldıktan sonra kendi güvenlik kabinesinin onayladığı ateşkes anlaşmasına uyarsa, ordusu Gazze Şeridi’nde “Trump Planı” çerçevesinde ilk çekilme hattına geri çekilecek ama en azından şimdilik orada duracak. Buna göre, Gazze Şeridi’nin yüzde 53 oranında topraklarını yine işgal ediyor olacak. Karşılığında ise insani yardım akışının ve yeniden imarın derhal başlaması öngörülüyor.

Suriye’de olanlar

Suriye’de ise, 12 yıl süren iç savaş ve BAAS diktatörü Esad’ın kendi halkını Rusya ve İran ile İran’ın Lübnan’daki milis uzantısı Hizbullah’ın da desteğiyle katliamı, sona erdi. Bu, Ahmet El Şara’nın İdlip’ten çıkan bir avuç HTŞ savaşçısının başına geçerek, Şam’a 12 günde varıp, Esad’ı devirmesiyle geçtiğimiz Aralık ayında mümkün olmuştu.

UNHCR verilerine göre Suriye’de 14 milyon kişi yerlerinden edildi ve savaşın bitmesinin ardından şimdiye dek bunların ancak yarım milyonu öz yurtlarına geri dönebildi.

Son olarak, New York’ta BM Genel Kurulu toplantısına katılan Şara, orada devşirdiği uluslararası meşruiyeti, Suriye’ye dönüşünde alanda kazanca tahvil etmeye kalkıştı. Şam’a bağlı güçler, yahut HTŞ, Halep’in tarihsel Kürt mahalleleri Şeyh Maksut ve Eşrefiye’yi muhasara altına aldı.

Bu mahallelerde 700 bin civarında Suriyeli Kürdün yaşadığı tahmin ediliyor. HTŞ’nin Şam’da Esad’ı devirmesinin ardından YPG/YPJ buralardan çekilmiş, iç güvenliği yine kendine bağlı polis gücüne devretmişti. SDG söz konusu iki mahalleyi yerel halkın da desteğiyle etkin biçimde savundu. Sonuçta bir gecelik çatışmaların ardından ateşkes sağlandı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, beraberinde CENTCOM Oramiral Brad Cooper olduğu halde, ilk kez Haseke’ye gitti. Orada SDG Komutanı Mazlum Abdi, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (“AANES”) Eşbaşkanı (fiilen SDG’nin dış ilişkiler sorumlusu, baş diplomatı) İlham Ahmed ve YPJ (kadın milis gücü) Komutanı Rohilat Afrin’le görüştü.

Ardından, bu üçlüyü yanına alıp, ABD silahlı kuvvetleri helikopteriyle Şam’a geçti. El Şara ve Savunma Bakanı Murhaf Abu Qasra ile yapılan toplantıların ardından Suriye’nin tamamını kapsayan kalıcı ateşkes uzlaşısına varıldı.

O arada, “dolaylı” yöntemle Afrin’de yapılan seçimlerde (Fırat’ın doğusunda SDG denetimindeki alanda ve güneyde İsrail sınırındaki Süveyde merkezli Dürzi bölgesinde sandık kurulmadı) KDP-KYB destekli ENKS üç milletvekilliğinden üçünü de kazandı.

Ankara’nın Gazze tutumu

Trump’ın planı deyim yerindeyse “epeyce genel”: Takvim belirsiz, ifadeler muğlak, “nasıl?” kısmı zorlu.

Ancak, gözünü kararlı biçimde Nobel Barış Ödülü’ne diken Trump, rehinelerin İsrail’e dönüşünde orada olmak üzere yola çıkıyor. Pazartesi sabahı Knesset’e hitap edecek ve Mısır’a da geçmeyi öngördüğünü duyurdu. Trump’ın açıklamasında Erdoğan’a özellikle teşekkür ettiği de gözden kaçmamalı.

ABD Başkanı’nın bıraktığı yerden “ateşkes iyi ama sonra ne olacak?” sorusuna yanıt verecek tamamlayıcı girişime, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, yanına Suudi Arabistan’ı alarak öncülük etmek çabasında.

İnsani yardım, altyapıdan başlayarak yeniden imar, Gazze’de on bin Filistin polisinin eğitimi, Hamas’ın silâh bırakması ve kendini feshinin ardından Filistin yönetiminin Batı Şeria’dan oraya yayılması, yine Batı Şeria’nın sömürgeleşmesinin durdurulması, iki devletli çözüm gibi çetrefil konular hep Paris girişiminin (Macron’un) gündeminde ve İsrail’in de eleştiri yağmuru altında.

Hatırlanacağı üzere, yine Fransa ve Suudi Arabistan (SA), BM’de Filistin Devleti’nin tanınması için de başı çekmişti. Ve SA, nükleer işbirliği ve şemsiyesi alanında İbrahim Anlaşmaları takasından uzaklaşıp Pakistan’la söz kesmişti.

O tanınma hamlesi ve Avrupa’ya yayılan kitlesel öğrenci, işçi, sivil toplum hareketleri Trump’ın sert gücünün yanında yumuşak güç baskısı oluşturarak ateşkese varılmasında belirli ölçüde etkin oldu.

Dışişleri Bakanı Fidan, Paris’te Macron’un açılışını yaptığı toplantıda sıkıntılı bir görünüm verirken, MİT Başkanı Kalın işin mutfağında, Şarm El Şeyh’te (Mısır) neşeli bir havadaydı. Trump’ın hususi teşekkürlerine mazhar olan Erdoğan sürece katkı sunmaktan söz ederken, Fidan alandaki durumun gözetiminden söz etti. Herhalde İsrail’in Türkiye’nin Gazze’de konuşlanması öngörülen ancak kesinleşmeyen uluslararası güçte yer almasına onay vermeyeceğini ikisi de biliyor olmalı.

Ankara’nın Suriye politikası

Fidan, ayrıca, yukarıda değindiğim Şam’daki üç taraflı toplantının hemen peşine apar topar Ankara’ya gelen Suriyeli mevkidaşı Şeybani’nin yanında da, SDG için önceki “enayi değiliz” çıkışını andıran kibirli tutumunu sürdürerek, bu defa “takiye yapmama” uyarısında bulundu.

Devlet Bahçeli “kurucu önderlik” diye hitap ettiği Öcalan’a meclis kürsüsünden çağrıda bulunarak, SDG’nin PKK gibi silâh bırakmasını ve kendini feshetmesini istedi.

Bu arada, PKK’nın Süleymaniye yakınlarında düzenlenen o simgesel silâh yakma töreninin ardından silâhlarını teslim ettiğine ilişkin hiçbir veri olmadığı da akılda tutulmalı.

SDG’ye yönelik benzer bir çağrıyı Erbil’de katıldığı bir konferansta yapan Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) Başkanı Neçirvan Barzani de Ankara’ya gelerek Erdoğan tarafından kabul edildi, Fidan’la da görüştü.

Neçirvan Barzani, Süleymaniye’ye 2023 Nisan ayında durdurulan THY uçuşlarının haftada yedi gün olarak yeniden başlamasını sağladı. Vaşington’da da, Trump’ın talebiyle Kerkük-Ceyhan petrol boru hattı açılmıştı. Yani IKB de bu işten kazançlı çıktı.

Rawest Araştırma’ya göre Kürt yurttaşlarımızın “Terörsüz Türkiye” sürecinden ilk ve en öne çıkan beklentisi Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması… Oysa, Erdoğan, AİHM’ye başvuruyla Demirtaş’ın tutsaklığının sürmesi yönünde irade kullandı.

Dışişleri Bakanlığı’nın Neçirvan Barzani ziyaretine ilişkin sosyal medya paylaşımında IKB kısaltmasını yeğleyerek Irak’ın federe Kürdistan bölgesini adıyla anmaktan yine kaçınması da anlamlı.

Sonuç: Diplomasi “lafla peynir gemisi yürütmek” demek değil

SDG’nin silahlı gücünün yüzde 60’ı yerel Arap aşiretlerden oluşuyor. PYD’nin silahlı kanadı YPG ve YPJ.

Kobani’den Irak sınırındaki Malikiye’ye uzanan şeritte, Suriyeli Kürtler, hiçbir yerleşim biriminde ezici hatta pek çok yerde salt çoğunlukta bile değil… Güncel durumda HTŞ’nin, yahut Şam’a bağlı güçlerin de SDG ile baş edecek niteliğe ve niceliğe sahip bulunmadığını herkes biliyor.

Dolayısıyla sızdırılan teyide muhtaç bilgilere göre, Şam’da varılan uzlaşı, SDG’nin tek parça halinde ve kendi komuta-kontrol zincirini koruyarak ulusal orduya entegrasyonuna, buna karşılık SDG’nin de özerk bölge talebi yerine muğlak bir ademi merkeziyetçiliğe razı olması alışverişine dayanıyor.

Fırat’ın doğusundaki petrol kaynaklarından elde edilen gelirin belirli bir oranı da doğrudan bölgede kalacak. Rakka ve Deyrezor çevresindeki Arap nüfuslu yörenin doğrudan Şam’a bağlanması da konuşulanlar arasında. Ancak, bu durumda bir “özerk Kürt Bölgesi” kurulmasının da ele alındığını öne sürenler bulunuyor. Zaten, Mazlum Abdi’nin bu günlerde yeniden Şam’a dönerek, diyalogu kesmeden müzakereleri sürdürmesi öngörülüyor.

Dürzilerle çatışmalar patlamışken bir “acil durum” arka planın önünde gerçekleşen 10 Mart uzlaşısı da uzun müzakereler sonunda varılan yapılandırılmış bir anlaşma metni değil, ancak bir mutabakat muhtırası veya niyet beyanı… Dolayısıyla “fetişleştirilmesine” gerek yok.

Bu açıdan, SDG’nin uzlaşı fırsatını zamanlı değerlendirmesi ve kum saatinin orta ve uzun vadede kendi aleyhine aktığının bilincinde davranması zorunlu. Öte yandan Şara’nın 15 Ekim’de Moskova’yı ziyaretinin beklendiği de not edilmeli.

Fidan ise iç tüketime ve kendi siyasi ikbaline yönelik yerli yersiz çıktığı TV ekranlarında “yumuşak orta” havasındaki sorulara “batısentrik”, “uluslararası toplumlar (çoğul)” gibi ağdalı ve uydurma sözcüklerle bezeli bir arabesk söylem tutturarak hiçbir şey söylemeden konuşmayı sürdürüyor.

Erdoğan’ın “direniş örgütü” dediği Hamas ise geri dönmemecesine, hem de Vaşington’da ani bir aydınlanma yaşayan Erdoğan’ın katkılarıyla, ortadan kalkıyor.

İktidarın dış politikada benimsediği “ihvancılık” takiyesinin sonunu, alandaki gelişmeler zorla getiriyor.

Ankara’ya düşen pay Suriye’de ve Gazze’de yeniden imar, hafriyat ve inşaat ihalesi kovalamaktan ibaret kalıyor; Trump’ın sırt sıvazlamaları yeterli diplomatik kazanım olarak görülüyor. Çünkü Türkiye, bu iktidarın yanlış politikaları sonucunda mutlak bölgesel askeri caydırıcılığını yitirdi. Kasa tamtakır. Ülkeye sayıları beş milyona varan Suriyeli sığınmacı doluşturulmuş durumda. Poz kesmekle pozisyon almak arasındaki farkı diplomasi alanında çıraklık yapa yapa, deneye yanıla öğreniyorlar artık herhalde.

11 Ekim 2025

Namık TAN

(Konuk Yazar)

KAYNAK: https://t24.com.tr/


Yorum bırakın