
4 Temmuz 1776 tarihinde kurulan Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı gemiler ticaret için
okyanus aşırı sulara açılıp Akdeniz’e kadar geliyorlardı. O yıllarda Akdeniz henüz bir Türk Gölü durumunda idi. Haliyle oralarda dolaşmak, ticaret yapmak için izin alınması, vergi verilmesi
gerekiyordu. Arada bir anlaşma olmadan izinsiz olarak Türk sularına girdikleri zaman da esir alınan Amerikalılar vardı.
III. Selim’in hükümdarlığı döneminde (1789 – 1807) Cezayir Beylerbeyi Gazi Hasan Paşa, 5
Eylül 1795 tarihinde ABD ile Türkçe kaleme alınan bir antlaşma imzaladı. Buna göre ABD hükümeti, esirlerini kurtarmak için belirlenen miktarda dolar ya da altın vermenin yanında Osmanlı Devleti’ne her yıl vergi vermeyi kabul ediyordu. Bu anlaşma bugün dünyaya kafa tutan ABD’nin yabancı bir devletle başka bir dilde imzaladığı, ayrıca başka bir devlete vergi vermeyi kabul ettiği ilk anlaşma olacaktı.
Anlaşma 29 yıl yürürlükte kaldı.
Gel zaman git zaman neler neler oldu…
Üç kıtaya hükmeden, bir dördüncü kıtadaki Amerika Birleşik Devletleri’ni vergiye bağlayan
Osmanlı gitti, ABD dünyaya hâkim oldu ve şimdi dilediği gibi at oynatıyor!
At oynatmak işin latifesi tabii. At oynatılan zamanlarda dünyanın hâkimi Türklerdi. Osmanlı
adıyla anılan Büyük Türk Devleti bir kısım softalarla ulema diye geçinenlerin etkisiyle dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayıp çöküşe geçti. Artık dünyada at oynatılamıyor ama akıl, bilim, teknoloji ile harikalar yaratılıyordu. Dengeler değişmiş, güç de para da her türlü imkân da batılı devletlerle onların öncüsü olan ABD’nin eline geçmişti.
Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde harekete geçip Osmanlı’nın küllerinden doğan
Türkiye Cumhuriyeti Devleti öylesine şanssız bir dönemde kuruldu. Biz emeklemeye çalışırken de onlar güçlerine güç kattılar. Atatürk’ün az zamanda yaptığı büyük işler, kurduğu fabrikalar gelen yönetimler tarafından sürdürülemedi. Son yıllarda ise elde avuçta ne varsa satıp savuldu.
Elbette pek çok şey yapıldı. Yerimizde saymıyor, geri gitmiyoruz ama bilim ve teknolojide
kabuğumuzdan sıyrılarak atılımlar yapamadık, çağlar üzerinden sıçrayıp ileri milletler safına
geçemedik. Hal böyle olunca, yukarıda anlattığımız gibi daha 230 yıl önce vergiye bağladığımız Amerika Birleşik Devletleri ve benzerlerine muhtaç oluyoruz. Devletler arası ilişkilerde alışveriş elbette normaldir ama Trump gibi maço kılıklı patavatsız biri çıkıp alaycı tavırlar, iğneleyici sözlerle sever gibi görünüp dövüyor ve bunu hoş karşılıyorsak durup düşünmemiz gerekir.
Yurdumuzun hazineleri, bor madeni, dünyada benzeri az bulunduğu için kıymete binen “nadir
elementleri” altımızda yatıyor ama çıkarıp işleyecek teknolojiye sahip değiliz. Altınlarımızı Kanadalı ve daha bilmem nereli şirketler çıkarıyor, bize de koklattıktan sonra alıp gidiyorlar. Bıraktıkları pisliği temizlemek, kesilip yok edilen ormanlarla zeytin varlığımıza ağlayıp sızlanmak da cabası! Bunu iyi bilen güç sahipleri de bize havuç gösterip sopa vurmaktan zevk alıyorlar. Ziya Gökalp ne güzel söylemiş:
“Bu yurdun haznesi onun elinde;/Fakat anahtarı senin belinde, /Kalmış aç ve garip kendi ilinde;/Vur, eski kölesi utandır onu;/Bırakma uyusun, uyandır onu!”
Nitekim, ABD Başkanı Trump’la yapılan her görüşmede onun küstahça sözlerine, alaycı
tavırlarına muhatap olunuyor. Heyetimizi karşısına almış, şunları söylüyor:
“Şu ekibe bakın, bunlarla anlaşmak çok kolay, hiçbir Hollywood setinde böyle bir ekip
kuramazsınız!” “Şunlara bakın; çok akıllılar, keşke bu kadar akıllı olmasalardı!”
Adam görüşmeler sırasında atacağı kündenin peşrevini çekiyor ama bizimkiler ağızları
kulaklarına vararak gülüyorlar. Bu sahne 6 yıl önce yapılan görüşmede de aynı idi, son görüşmede de.
Bir de bütün dünyanın seyrettiği basına açık bölümde, “Erdoğan hileli seçimleri herkesten iyi bilir” demesin mi?
Kapalı kapılar arkasında neler konuşulduğunu bilemesek de görüntü hiç hoş değil, aksine onur
kırıcı idi. Buna rağmen “Trump Erdoğan’ın koltuğunu çekti, düzeltti”, “Dostum Erdoğan dedi”,
“Heyettekilere akıllı dedi, yakışıklı dedi” diye teselli bulanlar var. Oysa aynı Trump Gazze’yi kana bulayan soykırımcı Netenyahu’nun koltuğunu da düzeltmiş. Bazıları da çıkıp “İkisine de aynı değeri veriyor” dese kızmaz mıyız? Bunlar çocukça ya da züğürt tesellisi kabilinden işler.
Heyet daha Amerika’ya gitmeden kokusu çıkmış, Amerika’dan ithal edilen bazı mallarda vergi
indirimlerine gidilerek bir yol açılmıştı. Üstüne üstlük, zarar eden bir kuruluş durumuna düşen Boing firmasından 300 uçak alınacağı, bütün bu tavizlerin yapılacak görüşme ve oradan alınabilecek tavizler için verilen “rüşvet” olduğu iddiaları yayılıverdi. Amerikan mallarına getirilen vergi indirimi aynı zamanda Türk çitçisine, sanayicisine zarar verecekti.
Sonunda görüşme gerçekleşti. 300 değilse de 225 uçak alınacağı, çevre ülkelerde doğalgaz
kaynarken ve üstelik Karadeniz’de bize bilmem kaç yıl yetecek doğalgaz bulunup çıkarılmaya
başlandığı reklam edilmişken okyanus ötesindeki ABD’den almak için 43 milyar dolarlık anlaşma yapıldı. Bir de o “Nadir elementler!” Ah bilim, ah teknoloji neredesin? Neden bizim semte uğramıyorsun?
İşte, ABD’de yapılan görüşmeler için yaratılmaya çalışılan bütün olumlu havaya rağmen bilim ve teknolojinin bizim semte yeterince uğramamış olmasının cezasını bir daha çekiverdik. Meğer övünç kaynağımız olan Kaan uçağımızın uçmasını sağlayacak motorlar ABD’den alınacakmış ve Trump’un mavi boncuk dağıtmasına rağmen ABD Senatosu’nun izni gerekiyormuş. Bunu da ABD dönüşü Dışişleri
Bakanı Hakan Fidan açıkladı.
ABD’nin bir de “Ortadoğu Temsilcisi” etiketini de taşıyıp “Müstemleke Valisi” gibi davranan ve
Trump kadar patavatsız olan Ankara Büyükelçisi var. Görüşmeden bir gün önce söylediği şu sözler yenilir yutulur cinsten değil:
“Erdoğan 71 yaşına geldi. Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi. Başkan Trump dahice bir şekilde ona meşruiyet vermek istiyor!”
Bu ifadeler millet olarak ağırımıza gidiyor. Hele de Trump’un o “meşruiyet verme” görüşmesi
sırasında kameralar önünde söylediği şu sözler:
“Rahip Brunson ben göreve gelmeden önce Türkiye’de 35 yıl hapse mahkûm edilmişti. Ben
aradıktan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan onu serbest bıraktı!”
Böylece Sayın Cumhurbaşkanı ile Adalet Bakanı’nın hemen her fırsatta Türkiye bir hukuk
devletidir, kimseden emir almaz” ifadeleri bütün dünyanın gözleri önünde boşa çıkartılıyor ama bizim heyet bunu da tebessümle karşılıyordu. Gerçekten ağırımıza gidiyor. Keşke orada, “Öyle değil Mr Trump, Türkiye bir hukuk devletidir” diyen bir ses yükselebilseydi!
Daha bitmedi tabii… Kamuoyu, hatta siyasetle uğraşanlar, cevval gazeteciler bile heyet ABD’ye
gidene kadar bilmiyordu. Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun yeniden açılması konusunun da görüşüleceği meğer önceden kararlaştırılmış ki görüşme öncesi Sayın Cumhurbaşkanı “Bu konuda üzerimize düşeni yaparız” deyiverdi. Oysa bu konu hemen her iktidar dönemimde gündeme gelmiş ama Demirel, Ecevit izin vermemişti. Böylece, Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un Ekümenik Patrik (Hristiyanların dünya çapında tanınırlığı olan temsilcisi ve ruhani lideri) olma yolunda bir engel daha aşılmış olacak.
Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olup Fatih İlçesi Kaymakamlığı’na bağlı olan Fener Rum Patriği
Bartholomeos resmen olmasa da fiilen “Ekümenik Patrik” gibi davranmakta, ne yazık ki kendisine ses çıkarılmamaktadır. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması onun resmiyet kazanması ve bir bakıma bağımsız olması için atılacak en büyük adımlardan biri olacaktır.
Kısacası bütün bu olup bitenlerden ve devlet – millet hayatımızdaki Amerikan etkisini gördükten sonra eleştiri hakkımıza dayanarak sormakta haklıyız:
Sahi, Amerika bizim neyimiz oluyor?
29 Eylül 2025
Osman OKTAY
