Yaş 75’e geliyor. Şaka maka bir asrı birazcık geçen Cumhuriyet döneminin önemli bir bölümüne şahitliğimiz, yaşayıp görmüşlüğümüz var. Bu zaman içerisinde pek çok iktidar, pek çok Diyanet İşleri Başkanı gelip geçti. Ancak ne var ki, Diyanet İşleri Başkanlığının AKP iktidarları ve özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistem adı verilen mevcut düzen içinde olduğu kadar tartışıldığını hatırlamıyorum.

Diyanetin siyasallaşması bir yana, Milli Bayramlarla, 10 Kasımlara rastlayan Cuma hutbeleri mutlaka tartışılıyor. Bu konuda daha önce çok yazdım, çok paylaştım. Artık Diyanet’le ilgili yazmak istemesem de Diyanet kurumu ve yazılarıma alışık olan okuyucular rahat bırakmıyorlar.

29 Ağustos 2025 Cuma hutbesi yine Zafer Haftası’na rastlamıştı. Camilerde okunan hutbeden alıntılar yaparak devam etmek istiyorum:

“…Müjdeler olsun hepimize! Bir kez daha kavuştuk Mevlid-i Nebi’nin manevi iklimine!
Önümüzdeki Çarşamba akşamı, Rebîülevvel ayının on ikinci gecesi. Âlemlere rahmet olarak
gönderilen Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’in doğumunun 1500’üncü yıldönümü.”

Camide hutbeyi dinlerken, “Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’in
doğumunun 1500’üncü yıldönümü” ifadesi benim de dikkatimi çekmişti. “Belirtmediler ama herhalde Hicri takvime göre bir hesaplama yapmışlar” deyip geçmiştim. Eve dönünce baktım ki sosyal medyada yapılan paylaşımlardan konunun hiç anlaşılmadığı, Miladi Takvime, Hicri Takvime göre hesaplar
yapılıp bir türlü tutturulamadığını gördüm. Hutbeyi İstanbul Eyüp Sultan’da dinleyen de Ankara’da ve memleketim olan Burdur’un Bucak ilçesinde dinleyen de anlamamıştı. Yani dolu koyan aldıramıyor, boşa koyan dolduramıyordu. Allah’a şükür, çevremiz geniş; Diyanet’te üst görevlerde bulunanlara, İlahiyatçı arkadaşlara, bazı imamlara konuyu açtım. Enteresan bir durum var ki insanlar bu konuda cevap vermekten, açıklama yapmaktan bile korkuyorlar.

Cevap veren iki arkadaşımla kendi görüşlerimi birleştirerek konu ile ilgili şu açıklamayı yapıyorum:
Yukarıda da işaret ettiğim gibi konu Hicri Takvimle bağlantılı ama… Hicri Takvim Hazreti
Ömer’in Halifeliği döneminde Hicret’ten 17 yıl sonra Miladi 639 yılında Hazreti Ali’nin teklifi ile kabul ediliyor. Hicretin gerçekleştiği Miladi 622 yılı da takvim başlangıcı yani “1” olarak kabul ediliyor.

Araplar o zamana kadar tabir yerinde ise Fil Takvimi’ni kullanıyorlar. Yani, Peygamber
Efendimizin dedesi Abdulmuttalip zamanında filleri ile birlikte Kabe’yi yıkma niyeti ile gelen Ebrehe isimli Kral’ın Fil Suresi’nde de anlatıldığı gibi Ebabil Kuşlarının saldırısına uğrayıp kaçtığı yıla göre bir takvim belirlemişlerdi.

Şu anda Hicri 1447 yılında bulunuyoruz. Peygamberimizin Hicretten yaklaşık 53 yıl önce
doğduğu hesap ediliyor. 1447+53=1500.
Böylece Hicri Takvim’e göre Peygamberimizin doğum yılına ulaşılmış oluyor. Ancak hutbede
bir cümle ile de olsa bu durumu açıklamayıp kafa karışıklığına sebep olmak doğru değildir. Konuyu “Din adamı” olarak bilinenler bile anlamamışken sade vatandaş nasıl anlayacak? Hicri Takvimin başlangıcı denince vatandaşın anladığı Miladi 622 yılıdır. Dolayısıyla siz hutbede öyle bir cümle kurarsanız tartışmaya açık olur. Keşke şu ifadeyi kullansa idiniz:

“…Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s), Hicretten 53 yıl önce doğmuştu. Dolayısıyla şimdi 1500’üncü doğum yıldönümü.”

Hiç de zorluğu yokmuş değil mi? Yalnızca bir iki kelime ilavesi ile anlaşılır hale geliverdi.

Geçelim 30 Ağustos Zafer Bayramı konusuna…

Bu konu gerçekten kabak tadı verdi artık. İnsanları kucaklayıp dine, diyanete ısındırmak varken neden ısrar ediliyor, neden birtakım grupların, yapılanmaların etkisinde kalınıyor? Aynı hutbe içinde şu ifadelere yer veriliyor:

“…Şanlı ecdadımız Allah Resûlü (s.a.s)’i canından aziz bilmiştir. Onun getirdiği rahmet mesajlarını bütün insanlığa ulaştırmak, dünyada huzur ve barışı sağlamak için cepheden cepheye
koşmuştur, koşmaya da devam etmektedir. Bunun en son örneklerinden biri de yarın kutlayacağımız 30 Ağustos Zaferi’dir. Yüce Rabbim; Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan, vatan ve mukaddesat uğruna canını feda eden aziz şehitlerimize ve ahirete irtihal eden kahraman gazilerimize rahmet eylesin…”

Bu bölüm de yine birkaç kelime ekleyerek şöyle ifade edilemez mi idi?

“Başta 30 Ağustos Zaferinin mimarı, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal
Atatürk olmak üzere Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan, vatan ve mukaddesat uğruna canını feda eden aziz şehitlerimize ve ahirete irtihal eden kahraman gazilerimize rahmet eylesin…”

Görüldüğü ve hemen anlaşılacağı gibi hiç de zor değil.

Diyanet, geçtiğimiz yıllarda 10 Kasım gününe rastlayan bir Cuma Hutbesini “Azim ve Gayret
Sahibi Bir Mümin Olabilmek” başlığı altında hazırlamış yine hiç adından bahsetmeden Atatürk’ün bütün vasıflarını sıralamıştı. Sanki yüreği söylüyor ama dili varmıyor gibi idi. Ne kadar acı değil mi?

Kimden ve neden korkuluyor?

Oysa başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, 30 Ağustos için hazırlattığı görselde Atatürk’ün adını hatta görüntüsünü gizleyen Emniyet Genel Müdürlüğü ve bütün devlet kurumlarının Atatürk’e minnet borçları vardır.

Son söz: Atatürk Türk Milleti’ne Allah’ın bir lütfudur, ufkumuzu aydınlatan bir güneştir.
Unutulmasın ki güneş balçıkla sıvanıp karartılamaz.

30 Ağustos 2025

Osman OKTAY


Yorum bırakın