
“O GÂVUR YİNE GELİRSE BİZ NE YAPARIZ, NEREYE GİDERİZ?”
Ağustos, Türk tarihinin “Zaferler Ayı” olarak isimlendirilir. Çünkü 1071 yılında Malazgirt,
1521’de Belgrad, 1526’da Mohaç, 1571’de Kıbrıs, 1921’de Sakarya ve 1922’de Büyük Taarruz zaferleri hep ağustos ayında kazanıldı. Arada ağustos ayında kazanılan başka zaferler de var. Bazı zaferlerimiz unutulsa, unutturulmaya çalışılsa da tarihi gerçekler değişmez, değiştirilemez. Elbette Ağustostan başka
önemli aylarımız, önemli tarihlerimiz de var.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hayati değeri olan 23 Nisan, 29 Ekim, 26 ve 30 Ağustos, 0n Kasım, tarihleri yaklaştığında en çok tartışılan konulardan biri de bu günlerin Cuma Hutbelerine konu edilip edilmediği, edilmiş ise de neler söylendiğidir. Bu tarihler şöyle ya da böyle, az ya da çok konu edilse de yeterli görülmez. Çünkü geçiştirildiği, İstiklal Savaşımızın Başkomutanı, devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten hiç söz edilmemesi sürekli olarak eleştirilir fakat bir şey değişmez.
Öyle ki, önceki yıllarda okunan “Vatan ve Millet Sevdasıyla Nice Yüzyıllara” ve “Azim ve Gayret Sahibi Bir Mümin Olabilmek” başlıklı hutbelerde, “Azim ve kararlı olmak”, “ilkeli ve disiplinli çalışmak”, “sıkıntılara rağmen morali yüksek tutmak”, “hedefe sabırla yürümek”, “asla yılgınlığa kapılmamak” gibi Atatürk’ün bütün vasıfları sıralanmış ama her nedense adından hiç söz edilmemişti.
Ben o hutbeleri dinlerken, bir Türk Sanat Müziği eserinde sevgili için söylenen “Seni sevdiğimi
haykırmak var ya/Yüreğim söylüyor, dilim varmıyor” sözlerini hatırlayıp Diyanet’e sitem etmiştim.
Çünkü, hutbe başlığı olarak seçilen sözün açıklaması budur.
Millî mücadeleyi başlatırken Atatürk’ün ifade ettiği, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve
kararı kurtaracaktır” sözünden yola çıkılarak konan “Azim ve karar sahibi bir Müslüman
olabilmek” başlığı ile hutbe metninde anlatılanlar tam da Atatürk’ü tarif etmektedir. O, gerçekten de “Azim ve karar sahibi bir Müslüman” idi. Yetişme şartları, aileden gördüğü terbiye, aldığı eğitim öğretim sayesinde zaten Kur’an-ı Kerim’i okuyor hatta bazı hocaların yanlışlarını düzeltecek kadar da anlıyordu.
“Aslını inkâr eden haramzadeler” ya da “Ekmek yediği tekneye pisleyenler” misali Türkiye’de yerleşik olan tarikat/cemaat yapılarının ortak özelliklerinin başında Atatürk’e karşı kin ve
nefret duygularının aşılanması geliyor. Araştırıldığında ise bu tür yapıların genellikle dış kaynaklı oldukları ya da onların etkisi altında kaldıkları anlaşılıyor.
Türkiye, yakın geçmişte bir 15 Temmuz felaketini yaşadı. O duruma nasıl gelindiği ortada.
Atatürk Osmanlı Türk Devleti’nin çöküş dönemlerinde yaşadığı için koskoca cihan imparatorluğunun nasıl o hale geldiğini çok iyi biliyordu. Onun için tarikat/cemaat yapılanmalarına izin vermedi. Onun bu
tavrı ise Allah yolunda samimi hizmet etmek yerine milletin saf, temiz duygularını istismar ederek hayat sürmeyi tercih eden odakları rahatsız etti. Atatürk’ü “din düşmanı” ilan ederek amaçlarına ulaşmaya çalıştılar. O yapıları oy deposu olarak gören siyasi güç sahiplerinden aldıkları destekle de zaman içinde çok geniş imkanlara sahip oldular. Peki, 15 Temmuz’dan ve o günlere gelinen süreçten ders alındı mı?
Hayır!
Şimdi Fetö belasının yerini başka tarikatlar, cemaatler ve farklı bir yapılanma ile vakıflar aldı.
Ecdadımızın vakıf anlayışı tamamen değiştirilerek her biri tıpkı cemaatler, tarikatlar gibi ticari kuruluşlar haline getirildi. Kısacası geçmişten, yaşanmışlardan ders alınmadı, ibret alınmadı. Şimdi Mehmet Akif Ersoy’a kulak vermenin yeridir artık:
“Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsa, tekerrür mü ederdi?”
Ne yazık ki tarih değil, yapılan hatalar tekerrür ediyor. Bizzat Atatürk’ün talimatları ile halkı
dini konularda aydınlatıp doğru bilgiyi anlatmak üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı da tıpkı o
tarikat ve cemaat yapılanmaları gibi Atatürk’e karşı mesafeli duruyor.
Siyasilerin cenaze namazlarında boy gösterip bazılarının cenaze namazlarını kıldıran Diyanet
İşleri Başkanı Atatürk’e karşı adeta kin ve nefret kusanları ziyaret ediyor da 10 Kasım törenlerinde
olsun, bir defa bile Anıtkabir’e gidip dua etmiyor. Devlet protokolünde en ön sıralarda yer verilen
Başkan, o gün Cumhurbaşkanı, Muhalefet liderleri ve Bakanlarla birlikte Anıtkabir’e giderek saygı duruşu öncesinde bir Fatiha okusa Kıyamet mi kopar, laiklik mi elden gider?
Yazdık olmadı, çizdik olmadı, söyledik olmadı, hani o güzel türküde dile getirildiği gibi şimdi de Diyanet İşleri Başkanı’nı Anıtkabir’e getirtebilmek için “Arada bir gel mezarıma/Bir Fatiha oku
bari/Bayramdan bayrama” diye türkü mü söyleyelim?
Çok merak ediyorum, acaba başta Diyanet İşleri Başkanı olmak üzere Atatürk’e karşı mesafeli
duran tarikat/cemaat liderleri ile mensupları şartlanmışlık ve peşin hükümlülüklerini bırakıp mesela hattat, hafız, musikişinas, bestekar Kemal Batanay’ın 1916 yılında, İmparatorluğumuzun o en zor zamanlarında Edirne’de Atatürk’le olan hatıralarını merak edip okumuşlar mıdır? Okumamışlar ve duymamışlarsa da bu yazıdan sonra araştırıp öğrenirler mi bilmiyorum. İnşaallah merak ederler.
Sözü fazla uzatmanın anlamı da yok gereği de. Çünkü laf, anlamak isteyene bir defa söylenir.
Şimdi, ibreti alem için 10 Kasım 1938 gününe gidelim…
Yıllar önce TRT’de, Osmanlı döneminin son yıllarında doğup Kurtuluş Savaşı günlerini
yaşayanların hatıralarından oluşan “Atatürk’ü Gördüm” isimli bir dizi program yayınlanmıştı.
Abdülhamit Avşar tarafından hazırlanan programın kayıtlarına TRT arşivlerinden ulaşılabiliyor. Şimdi o programdan, Atatürk’ün öldüğü gün, Yunan işgalini, zulmünü gören Alaşehir’de olup bitenlerle ilgili yaşananlardan bir bölüm aktaralım. O günleri yaşayan ve kendisine mikrofon uzatılan Manisa Alaşehirli amca şunları anlatıyor:
“10 Kasım 1938 günü sokağa geldiğimde, Atatürk’ün öldüğünü duyan bir kadın koşarak
komşusuna geldi ve ağlayarak, ‘Atatürk ölmüş, Atatürk ölmüş; o gâvur yine gelirse biz ne yaparız, nereye gideriz’ diyordu.”
Başka hiçbir şey anlatarak yazıp söylemeye, Atatürk’ün Müslümanlığını, İslamiyet’e ve
Müslümanlara hizmetini anlatabilmek için nefes harcamaya gerek yok. Yaşanmış olan bu gerçek her şeyi fazlasıyla anlatıyor. İngiliz destekli Yunan palikaryalarının işgal bölgelerinde yaptıkları zulmü, tecavüzleri, hamile kadınların karınlarındaki bebeklerle birlikte süngülenmelerini, yakılıp yıkılan köylerini, evlerini gören o kadının feryadını, korkularını anlamazdan gelip Atatürk’e kin besleyenler
Müslümanlıktan nasip almamış, alamamış demektir.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi adam olana/anlamak isteyene laf bir defa söylenir. Atatürk ve
silah arkadaşlarının, Türk Milleti ile bütünleşerek verdikleri o kurtuluş mücadelesi, o azim ve
kararlılıkları olmasaydı bugün Diyanet İşleri Başkanlığı da olmaz, camilerimizde ezan da okunmaz, ay yıldızlı al bayrağımız da böyle dalgalanmaz, elde kılıçla Ayasofya Camisinin minberine çıkıp hutbe okunamazdı. Çünkü Cuma namazının şartlarından biri de hür olmaktır. Bunu idrak edemeyenler Atatürk’ün parçalayıp attığı Sevr haritasına bakabilirler.
25 Ağustos 2025
Osman OKTAY
