
Geçmişte Diyanet, Tarikat, Cemaat konularında pek çok yazı yazdım. Özellikle AKP iktidarları
döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın adeta siyasallaşması, Başkanın zaman zaman devletin değil de iktidarın bir görevlisi gibi görüntü vermesini hep eleştirdim. Son haftalarda daha çok dikkat çekmeye başlayıp eleştirilen hutbeler konusunu da zaman zaman gündeme alıp “Cuma Hutbesi Niyetine” metinler bile hazırlayıp yayınlamışlığım var.
Var da bir ara, “Söyle söyle, yaz yaz faydasız; okuyan kim dinleyip anlayan kim” düşüncesi ile
artık Diyanet konusunda yazmamayı bile düşünmüştüm. Hatta, Başkanlık çevrelerinden yazımı okuyan bir görevli bana ulaşarak, “Osman Bey, boş yere kendinizi yormayın; burada koltuk ve paradan başka bir şey konuşulmuyor” diye ikazda bulunmuştu. Ne kadar acı değil mi? Gelin görün ki Diyanet İşleri Başkanlığı yazmam için illa ki ortam hazırlıyor. Gelelim son haftaların tartışma konularına…
1 Ağustos Cuma günü yayınlanan “Haya Allah’ın Emri, Fıtratın Gereği”, 8 Ağustos Cuma günü yayınlanan “Sıla-i Rahimle Bereketlenen Tatil” ve 15 Ağustos Cuma günü yayınlanan “Kul Hakkı Ateşten Gömlek” konulu hutbeler bazı çevrelerce eleştirildi, gazete ve televizyon programlarına konu oldu.
Söz konusu hutbeleri bizzat camide okunurken dinleyen biri olarak o anda iç sesimle verdiğim
tepkiyi hemen söylemeliyim: “Diyanet bu söylenenleri hutbe konusu yapabilir ama hitap dili ve örneklemeleri yanlış!” Çünkü dini bilgileri yetersiz olanlar, beş vakit namaz kılmayanlar, arkadaşının, komşusunun o günkü teşviki ile ilk defa ya da ayda yılda bir defa camiye gelenler, çocuklar, gençler derken Cuma Namazlarına çok geniş ve değişik çevrelerden katılım oluyor. Yaşayış tarzları, dünyaya bakışları çok farklı insanlar orada. Adı üstünde cuma günleri camiler insanların cem edildiği, toplandığı,
anlatılanlardan faydalanacakları bir yer. Ancak “Şu yasak, bu haram, o günah, hele şunu hiç yapma, giyme, eğlenme, oynama” gibi ikazlar, Allah’ın haram kılmadıklarını bile haram gibi göstermeye yol açan ifadeler çok yanlış. Hele bir de insanları azarlarcasına vaaz veren bir hoca efendiye rastlanmışsa seyreyle gümbürtüyü!
Diyanet’in dili ve insanlara hitap şekli olur olmaz konularda Cehennem Zebanileri misali ahkam
kesen bazı kendini bilmez sözde şeyh ya da hoca efendilerden ya da onların telkinleri ile evde oğlunu, kızını, hanımını “terbiye” etmeye kalkan din cahili babalardan farklı olmalıdır. Öyle değil mi?
Mesela Kul Hakkı konulu hutbe…
O konuda anlatılması gereken o kadar çok örnek varken araya kız çocuklara verilecek miras konusunu sıkıştırmak hutbenin bütün önemini, özünü, vermesi gereken dersi alıp götürdü. Çünkü Miras Hukuku; günümüz idari sistemi, aile yapısı, sosyal hayat, toplum değerleri, bu konuda aileler içinde derin yaralar açan uygulamalar gibi pek çok açıdan değerlendirilip ele alınması gereken apayrı bir konudur. Haliyle özü “Kul Hakkı” olan hutbenin içinde hoş durmadı ve sanki özellikle yerleştirilmiş kanaati oluştu. Sanki, iktidarın “Torba Yasa” diye çıkardığı yasalar topluluğu içine onu bunu, aradan çıkarmak istediği her şeyi tıkıştırması gibi bir durum var ortada!
Konu ile ilgili kamuoyuna yansıyan, gazete ve televizyonlarda tartışılanlara girecek değilim.
Ancak halk arasında “Camilerde toplanan paralar, bu paraların bir bölümünün Diyanet Vakfı’na aktarılması, o paralarla lojmanlara, makam odalarına harcama yapılması, Diyanetin hac işleri, banka hesapları, maaşlar, harcırahlar, lüks, israf, şatafat” gibi pek çok kalemde ne kıyaslamalar yapıldı bilseniz! Bazı ailelerde miras tartışmaları, kız çocuklarının rencide edilmiş olma hissine kapılmaları ayrı bir konu. Kısacası, “Kul hakkını” anlatırken kul haklarının yenmesine sebep olmak hoş olmamış, hutbeyi hazırlayıp onaylayanlar kaş yapalım derken göz çıkarmışlardır.
Bir İlahi tesadüf müdür bilmem. Amiyane tabirle ifade edecek olursak, “Allah’ın sopası yok ki!” O hemen cezalandırmaz, süre verir, başka sebepler yaratarak onunla cezalandırır” diyecektim ama çok geçmeden zaten yerini bulmuş bile:
Söz konusu hutbeden kısa bir süre önce Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi yani Diyanet’in fetva
makamında olan birinin, sorulan bir soru üzerine, “Kopya çekerek ya da torpille işe girmek doğru
değildir fakat işe girdikten sonra harcadığı mesai karşılığı aldığı ücret helaldir” ifadelerini kullandığı video yayınlanmasın mı? O videoyu seyredince bir “Fesuphanallah” çekerek daha önce aynı fetva makamında bulunan bir hocamıza aynı soruyu yöneltmiştim. Ondan gelen cevap bununla temelden farklı idi:
“Kopya çekerek ve torpille girilen işte yapılan mesai karşılığı alınan ücret helâl değildir.
Necaset karışmış pis su gibidir. Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekir: Hak etmeden kazanan kişinin emeği ile hak ederek göreve gelen kişinin emeği bir değildir. Dolayısıyla aralarında derece değil kategori farkı vardır. Bunca kişinin hakkının ayaklar altına alınıp gasp edilmesinin ahiretteki durumu bir yana toplumda açtığı sosyal yaraları asırlar boyu telâfi etmek de mümkün değildir.”
“Toplumda açılan sosyal yaralar!..”
Can alıcı nokta da bu değil mi? Liyakat her meslek için gerekli de dini konularda daha önemli.
Önemli ama iş o yanlış hükümle kalmıyor. Aynı kişi meğer haziran ayında yüksek maaşla (galiba aylık 6 bin dolar) yurt dışı göreve tayin edilerek bir bakıma ödüllendirilmiş; iyi mi?
Yanlış ve eksik fetvalar, liyakate önem verilmeyen atamalar, diline, ifadelerine dikkat
edilmeyen vaazlar ve hutbeler insanları dinden uzaklaştırıyor. Oysa dini söylemlerde bir sıcaklık, bir cana yakınlık olmalı, hitap edilen toplumun sosyolojisi, genel kültürü dikkate alınmadan uluorta konuşulmamalıdır.
Diyanet’e tavsiyem:
Ülkemizde zaman içinde “Başbakanımız Cenab-ı Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyor”,
“Cumhurbaşkanı denince bize Allah gibi geliyor” diyerek şirke/Allah’a ortak koşmaya tavan yaptıran Milletvekilleri de “Tayyip Erdoğan bizim Peygamberimiz, biz ona tapıyoruz” diyen halktan
vatandaşlar, çocukları etrafına toplayıp “Salli ala Muhammed, salli ala Erdoğan” diye “salavat”
getirten siyasiler de oldu, oluyor. Ancak nedendir bilinmez, Diyanet hiçbir hutbesinde bu konulara
girmedi, bu tür ifadelerin doğru olmadığını, dinde yerinin bulunmadığını anlatmadı.
Diyanetin asli görevi “Dini konularda halkı aydınlatmak” olmasına rağmen özellikle kadınlar
arasında, ev toplantılarında hurafe almış başını gidiyor ve yıllardan beri Diyanet aydınlatma,
bilgilendirme görevini yapamadı. “Evde terlikle dolaşırsanız melekler ezilir” deniyormuş mesela.
“Namaz kılarken seccadenizin yanına bir seccade daha serip üzerine bir gül koyarsanız
Peygamberimizle birlikte namaz kılmış olursunuz” diyen bilgiçler varmış!
Hadi, ev toplantılarındaki hurafelerden geçtim, Cuma namazı için camiye gelenlere hutbe
dinleme adabı bile öğretilemedi. Hutbe okuyan imam, vaaz veren hoca, “Şu arada cep telefonu ile oynayanları görüyorum, arkada birbirleriyle konuşup duranlar var galiba” diye ortaya bir laf etse hiç de boşa gitmez. Demem o ki, vatandaşa daha o konular bile öğretilememişken Yüksek Lisans ve Doktora dersi vermeye gerek yok!
Kısacası Diyanet İşleri Başkanlığının daha yapacak pek çok işi, yerine getirmesi gereken
görevleri var. Her şeyden önce dilini, üslubunu değiştirmesi gerekiyor. Yazımızı, Peygamber
Efendimizin bu konularda yol gösterici olan şu Hadis-i Şeriflerini hatırlatarak noktalayalım:
“Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!”
18 Ağustos 2025
Osman OKTAY
