
Kıymetli arkadaşımız, dostumuz Mehmet Özgedik’in “Ümmet, Ümmetçilik ve Halifelik” başlığıyla 3 bölüm halinde yazdığı makalesi tek bölüm halinde aşağıdadır.
Mehmet Özgedik, iyi araştıran, iyi düşünen, iyi yazan ve iyi anlatan bir Türk aydınıdır.
Şu anda Türkiye’de bazı çevrelerde çok tartışılan ve bilimsel gerçeklikten uzak yaklaşımlara cevap niteliğindeki Mehmet Özgedik’in “Ümmet, Ümmetçilik ve Hilafet” başlıklı makalesini dikkatlerinize sunuyorum.
20 Temmuz 2025
Şevket Bülend YAHNİCİ
İşte Mehmet Özgedik’in o makalesi:
ÜMMET, ÜMMETÇİLİK VE HALİFELİK (I)
Millet ve ümmet kelimeleri, esas itibarıyla, aynı kökten gelmekte olup biz millet kavramına, Batıdaki nation anlamını yükleyerek, ümmetten ayırmışız.
Ümmet ise aynı dine mensup ihsanlar topluluğu demektir. Osmanlı klasik döneminde uygulanan millet sistemi din üzerine kurulu idi. Çok sonlarının sandığı gibi milliyet, etnik unsur esasına dayanmıyordu.
Aynı dine mensup insanların bir birlerine yakın durmaları, onların dertleri ile hemdert olmaları tabiî bir durumdur; siyasî bir mesele değildir. Ne var ki tarih boyunca din siyasete âlet edilmiştir.
XIX. yy.ın son çeyreğinde dağılma noktasına gelmiş Osmanlı Devleti’ni düzlüğe çıkarmak için muhtelif dünya görüşleri ortaya atılmıştır. Osmanlıcılık, Batıcılık. Türkçülük ve İslâmcılık. Batıcıların bir programı yoktu. Zaten fazla taraftar da bulamadı. Osmanlıcılık ve İslâmcılık 93 Harbi ve sonrasındaki Balkan savaşları sonucunda çöktü. Birinci Dünya Savaşı ile İslâmcılık tarihe karıştı. Balkan savaşları sonrası alevlenen Türkçülük, adı konması dahi, bir devlet politikası olarak devam etti. Cumhuriyet, Türkçülerin eseridir.
Müslümanların birliğini savunan İslâmcılık, teokratik bir yönetimi savunmakla beraber, Batının teknik ve ilmî gelişmelerine kayıtsız değildi. Ancak imparatorluğun dağılması ile İslâmcılık akımı ömrünü tamamlamıştır. Saltanatın ve hilâfetin kaldırılması sadece ayrıntıdır. Çünkü son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde kabul edilen “Misak-i Millî” ile İslâm birliğinden vazgeçilmiştir.
Günümüzde bazı kesimlere “İslâmcı” sıfatı verilmesi, abesle iştigaldir. Çünkü Müslümanların dünyasında böyle bir siyasî ve sosyal ortam yoktur. Bu bakımdan söz konusu kesime “siyasî ümmetçi” demek daha uygun ve yerindedir.
Devamı: Hilâfet Nedir?
ÜMMET, ÜMMETÇİLİK VE HALİFELİK (II)
Halifelik Nedir?
İslâm dini bir yönetim şekli ortaya koymamıştır. Yalnız yönetimin esas amacını belirtmiştir ki o da “adalet”tir. Halifelik ise Arap geleneğine göre belirlenmiş bir yönetim şekli olup biat(bağlanma, kabullenme) esasına dayanmaktadır. Sıfatı, unvanı ne olursa halife seçilen kişi, devletin tek yetkilisidir.
Dört halife zamanında halife, Arap geleneğine göre, biat esasına dayalı, bir çeşit seçimle yapılıyordu. Emevîlerle birlikte halifelik babadan oğula geçecek şekilde düzenlenmiştir. Ama gene biat kuralı, zoraki de olsa, uygulanmıştır.
Emevîler sadece halifelik sistemini rayından çıkarmamışlar, İslâmiyet’in ortaya koyduğu ümmet kardeşliğini de kökünden dinamitlemişlerdir. Onlara göre Araplar üstün ırtın çocuklarıdır. Başka soydan gelenler Müslüman olsalar dahi ikinci sınıf zümrelerdir. Ayrıca Emevî yönetimi uydurma hadislerle dini de rayından çıkarmışlardır. Bunların dini, şeklen İslâm, ama özü itibarıyla Emevî dinidir. Bu tutum Abbasîler tarafından da kısmen benimsenmiştir.
Türklerin Emevî yönetimi ile araları hiçbir zaman iyi olmamıştır. Ancak Abbasîler zamanında sıcak ilişkiler kurulmuştur. Hatta hilâfet merkezi olan Bağdat’ta esir tutulan Abbasî halifesi Sultan Tuğrul tarafından kurtarılmıştır. Buna rağmen Araplar Türkleri kendileri ile denk görmemişler; kendilerinden aşağı tutmuşlardır.
Yavuz’un Mısır seferini hilâfeti devralmak için düzenlediği iddiası bir şehir efsanesinden başka bir şey değildir. Fatih de aynı seferi düşünmüştür; çeşitli sebepleri vardır. Yavuz’un halifeliği Abbasî halifelerinden devraldığı iddiası da asılsızdır. Ancak Osmanlılar fiilen bu dünyanın lideri olmuşlardır. Bu bir fiilî durumdur ve Osmanlı sultanları Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar halifelik unvanını diplomaside kullanmamışlardır. II. Abdülhamid’in diplomaside halifeliği kullandığını bilinmektedir.
+
Hemen burada şu hususu belirtmek gerekir: Araplar Türklerin İslâm dünyasındaki liderliğini asla gönülden kabul etmemiştir. Çünkü halife, tahsissen Kureyş’ten, onlardan olmazsa mutlaka Arap kavminden olması gerektiği düşüncesindedirler. Dün de böyle idi, bugün de böyledir.
+
Şeklen de olsa devam eden halifelik, Sultan Vahdeddin ile son bulmuştur. Çünkü TBMM tarafından tayin edilen Abdülmecid’e Türkiye dışında hiçbir Müslüman unsur tarafından biat edilmemiştir. Aslında Osmanlı halifeliğinin Birinci Cihan Savaşı’nda hiçbir kıymet-i harbiyesinin kalmadığı görülmüştür. Çünkü Sultan Halife’nin “cihad-i ekber” fermanını kimse dinlememiştir. Bu bakımdan “Cumhuriyet halifeliği kaldırdı, İslâm dünyası başsız kaldı” sözü palavra bile değildir. Ancak koyunları meletir.
Türk milleti Müslümanlar için kanını sebil gibi akıtmıştır. Biraz da başkalarını görelim. Affedersiniz Haçlıları Araplarla falan kovalamıştık, unutmuşum(!) “Söyletmen beni, derunumda neler var!”
Devamı: Ümmet Dayanışması mı?
ÜMMET, ÜMMETÇİLİK VE HİLÂFET (III)
Ümmet Dayanışması mı?
Müslümanların tarihinde beşeri olarak, eksik noksan, bir ümmet dayanışması vardır; fakat siyasî-diplomatik olarak ciddî bir ümmet dayanışmasından söz edilemez. Çekişme, çatışma, entrika, suikast ve savaşlarla dolu bir tarih önümüzde duruyor. Yalnız, Batıda olduğu gibi, bir mezhep çatışmasından söz etmek mümkün değildir. Sadece siyasî otoriteyi ele geçirmek için farklı dinî görüşler kullanılmıştılar.
Hz. Peygamber zamanında müşriklerle savaş vardı. Müslümanlar arasındaki çatışmalar Dört Halife döneminde başlamıştır. Dört büyük halifenin üçü suikast neticesinde ölmüştür. Cemel Vak’ası ve Siffın Savaşı, Müslümanlar arasındaki iktidar mücadelesinin ilk ciddi savaşlarıdır. Hakem Olayı’ndan sonra ortaya çıkan “Haricîler” ise organize terör örgütünden başka bir şey değildir ve Müslümanların tarihindeki ilk terörist örgüttür.
Emevîler ise İslâm’ın öngördüğü ümmet fikrini kökünden dinamitlemişilerdir. Çünkü Arap ırkçılığını dine bulayarak devlet polikası hâline getirmişlerdir. Abbasî döneminde daha ılımlı bir politika izlnemsine rağmen, kesin bir başarıya ulaşamamışlardır.
Büyük Selçuklu Devleti zamanında geçici bir huzur sağlanmış ise de devamlı olamamıştır. Osmanlı döneminde Müslüman coğrafyasının önemli bir bölümünde huzuru sağlamışsa da genelini kapsayamamıştır. Çünkü Şiî Müslümanlar, Sünnî olan Osmanlı hilâfetine muhalif kalmışlardır.
Onuncu yüzyıldan XX:yy,ın başlarına kadar Müslümanları müstevlilerden koruyan Türkler olmuştur. Ne var ki Türkler dara düştüğü zaman böyle bir desteği diğer Müslümanlardan görememiştir. Şüphesiz Hint Müslümanlarının önemli bir kesiminin Millî Mücadele’ye desteğini görmezden gelemeyiz, ama işte o kadar.
Günümüzde ise bu görünüş daha vahimdir. Türk dünyasının her tarafında zulüm, işkence, katliam var, ama Müslümanların dünyasında tek bir ses yoktur. Kıbrıs, Kırım, Karabağ, Doğu Türkistan. Daha vahimi Arap uleması birleşip “Doğu Türkistan’da zulüm, yoktur; herkes huzur içinde yaşamaktadır” mealinde fetva yayınlamışlardır. Bu mudur Müslümanlık, bu mudur ümmet dayanışması?
Bizim Kurtuluşumuzun Anahtarı Nedir?
Tereddütsüz ifade edebiliriz ki Malazgirt ruhudur. Nedir Malazgirt ruhu? Doğu Roma ordusunda lejyoner olarak yer alan Hıristiyan Türklerin komutanları ile saf değiştirip Selçuklu ordusuna katılmasıdır; Türklük şuurudur. Siyasî ümmetçilerin amacı, Türklük şuurunu silmektir. Bu düşüncenin dinle imanla alâkası yoktur. “Biz Türk’üz” diyen Sultan Alp Arslan’dan da mı ibret almazsınız? Siyasî ümmetçilik yapıp Arap ağzı ile konuşanların hiçbirisi de bizim ,imanımızı tartışmak hadleri değil de, Müslümanlığımızı tartışamaz. Bu da böyle biline.
Siyasî ümmetçilikten bize hiçbir fayda gelmemiştir ve gelmez. Balkanlardan Gobi Çölü’ne kadar bizi ayakta tutacak güç Türklük şuurudur. Bu şuurla var oluruz, aksi takdirde yok oluruz.”
