
Önce “Apo’ya özgürlük” dedik.
Nerde ve nereden?
TBMM kürsüsünden,
“Apo’ya umut hakkı” dedik. Onu da aynı kürsüden söyledik.
DEM’li DEM’cilere gülücük attık, çibik çaldık; Apo’yu TBMM’ne davet ettik. “Gel burada konuş” dedik, hatta “haykır da konuş” dedik.
(Niyeyse, bu haykırma şartını hiç anlamış değilim.)
Adama sadece Meclis’te kürsü tahsis etmiyoruz, neyi, ne şekilde (hangi tonlama ile) söylemesi gerektiğini de söylüyoruz. Kendimizi o kadar yakın hissediyoruz, demek ki…
Sonra bir gün bir hanım mebus bütün saflığı ve masumiyetiyle gözümüzün içine bakarak soruyor: “Başkan, ne olur izin versen de, lafımı Kürtçe etsem” diyor… (Ne olur “he” de, demeye getiriyor) O kadar saf ve masum ki BAŞKAN NE YAPSIN? “Yufka yürekli” de…
Hafif baş işaretiyle ve bütün sevecenliğiyle “olur” anlamında kafasını sallıyor.
Sonrası malum…
Anayasa’sında “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük” yazan, “resmi dili Türkçe’dir” diye bildiğimiz devletimizin TBMM kürsüsünde “Başkan izni ve iradesi” ile Kürtçe hitapta bulunuluyor. Başkan MHP’li…
Başkan neyi, nasıl düşünebilirdi ve ne yapabilirdi?
Bir, “burası Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu mukaddes çatı” diye düşünmeliydi. “Bu Meclis’in temeli kan, ter ve gözyaşı ile atıldı. Ankara’ya kafası, kolu, bacağına kurşun yemiş, şarapnel ile yaralanmış gazilerin tedaviye getirildiği, cephelere isimsiz şehit mezarlarının kazıldığı günlerde kurulmuş bir Meclis’in riyaset makamında oturmaktayım” diye içinden geçirmeliydi. Bu meclis “İSTİKLÂL VE İSTİKBAL KAVGASINI VEREN GAZİ MECLİS’TİR; 15 TEMMUZ’DA DA GAZİLİK ÜNVANI TASDİKLENEN MECLİS” diyebilmeliydi. “Millet egemenliğinin, birliğin, bütünlüğün, Bayrağın, İstiklâl Marşı’nın, Türkçe’nin bekçisi bu meclistir.” diye hızlı hızlı aklından geçirmeliydi. “Resmi dili Türkçe” denilen bir Anayasa gereği riyaset makamında oturmakta olduğunu idrak ile mükellefti.
Bütün bu mukaddesleri korumanın o gün, o anda riyaset makamında bulunması sebebiyle kendi üzerine düşen bir görev ve sorumluluk olduğunu hızlıca idrak edebilmeliydi. Türkçe’ye sahip çıkma mükellefiyeti ve Anayasa’nın “Resmi dil Türkçe’dir” lafzı ve ışığı altında başını sallayıp “he” dememesi gerektiğine hızlıca karar verebilmeliydi.
Aklına hemen Karamanoğlu Mehmet bey gelivermeliydi.
O kürsüde o gün bir “MHP’li vekil” sıfatıyla oturan bu dostumuz değil de, her kim riyaset ediyor olsaydı da, aynı şey – her kimse– elbet o muhteremler için de geçerli hususlardır.
“Mukaddesleri koruma” diyoruz ve bu işin bu memlekette daima MHP’ne düşen bir görev olduğu düşünüldü.
Apo’ya davet, “Apo’ya özgürlük” istemek, DEM’e gülücük, DEM’lilere çibik çalmak derken Kürtçe hitaba başıyla ve sevecen şekilde “he” demek?…
Bütün bunlar ne biçim bir oyunun parçası?
20 Aralık 2024
Şevket Bülend YAHNİCİ
ÜLKÜ PINARI’NIN NOTU: 1991 yılında Ali Rıza Septioğlu, TBMM Başkanı sıfatıyla Leyla Zana’nın Kürtçe yemin ısrarına izin vermemiş, Türkçe yemin ettirmişti.
