Kanun Bilmezler, Tanımazlar Sokakta…

Arkadaşlar bu ülkenin bir Anayasası vardır, bu Anayasa doğrultusunda devlete, kurumlara (hükmi şahıs) ve şahıslara- kişilere- dönük tecavüzlerin önlenmesini temin açısından da, TCK ile getirilmiş birçok ceza kanunu maddesi vardır.

Ceza Kanunu bu benzer maddeleriyle bir yandan devleti,( MÜESSES NİZAMI ) kurumları, hükmi şahısları, ( kamuyu, kamu adına görev yapanları) şahısları koruma ve güvence altına almaya çalışırken, ( ceza kanunlarının caydırıcılığı ile) diğer yandan da bunlara (devlete -müesses nizama- kurumlara, hükmi şahıslara ve şahıslara) yönelebilecek suçlar tarifiyle de bu suçların faillerini cezalandırmak istemiştir.

Bu anlamda ceza hukukumuz bir yandan kurulu devlet düzenini, bir yandan toplumun sağlıklı işleyişini, diğer yandan da vatandaşlarının rahat, huzur ve güvenliğini sağlama düşüncesindedir…

Aslında bu durum sadece ülkemiz için değil, dünyadaki bütün ülkeler/devletler/ toplumlar için geçerli olan bir haldir. Yani, bütün dünyada ülkeler, devletin (kamunun ve kamu adına görev yapanların), toplumun ve vatandaşların rahat ve huzurunu sağlamak, işleyişin bir düzen içinde gidişini temin ve GÜVEN/GÜVENLİK içinde bir yaşama tarzı adına teşkilatlanmışlardır.

BUNUN ADINA DEVLET diyoruz. Anayasalar, yasalar ve özellikle de ceza yasaları bu rahatın, huzurun, güvenlikli bir yasayışın sağlanması adına yapılmış TOPLUMSAL SÖZLEŞMELERDİR.

Mesela, her seçilmiş milletvekilinin meclisdeki yemin töreni sözleri bu sözleşmeye uyma konusunda bir taahhüttür. Ama bu yemini yapan bazı seçilmişlerin ’’ayağını kaldırarak’’ yemin ettikleri anlaşılıyor.(İ?)

Bu sözleşmeler (soyut bir kavram olarak kullanıyorum) sonucu kamu, kendisini, kurumlarını, toplumu, vatandaşlarını koruyucu kuralları (anayasa, kanun, tüzük, suç, ceza) düzenlemiştir, bütün dünyada da bu böyledir. Zaman zaman her ülkede/toplumda, devlete, kamunun işleyişine, toplumsal düzene, bu arada da vatandaşların hak ve hürriyetlerine, kişi güvenliklerine tehlike ve tehdit oluşturabilecek kalkışmalar olmaktadır.

Bunların muhtelif sebepleri vardır. Kimi zaman Marksist yapılı eylemler ve eylemciler; kimi zaman etnik iddia taşıyan bölücü unsurlar, kimi de din kisveli kalkışma hareketleri dünyanın her yerinde, birçok ülke ve toplumda benzer olayların sebebi olmuşlardır.

Bizde de 12 Eylül öncesinde ( 12 Mart ve evveline de uzanan çizgide) adına ” şehir” ya da ” kır” gerillası diyen, Dev-yol, Dev-sol, Tikko, DHKPC gibi pek çok örgüt ve terör grubu devlete/ kamuya, toplum düzenine, vatandaşların can ve mal güvenliğine tehlike ve tehdit oluşturan eylemlerin yürütücüsü oldular. 12 Eylül sonrasında tehdit ve tehlike ( önce de vardı ama 12 Eylül sonrası iyice bu yöne evrildi) Ülkemiz için BÖLÜCÜLÜK olarak yaşanmaya başladı.

PKK, sadece Türkiye’de faaliyet gösteren bir terör unsuru olarak değil, Irak, Suriye ve İran’da uzantıları olan, uyuşturucu silah, hayvan, insan kaçakçılığı da dâhil Avrupa ülkelerinde de kol gezen bir Anayasa, yasalar, müesses nizam, kamu, toplum ve vatandaş düşmanı terör örgütü olarak varlığını ve eylemlerini devam ettirdi.

“Hizmet hareketi” adıyla maruf, “Müslüman”, “masum” ,” hayra çalışan ” bir örgütlenme olarak toplum hayatımıza giren; birçok insanı (devlet katındakileri, siyasetçilerimizi, medyayı, aydınlarımızı, askerimizi, polisimizi ) masumiyetine inandırarak kendisiyle iş ve güç birlikteliği içine sokan (hatta 2002-2012 arası iktidarın her işinin ortağı olan siyasetinin, bürokrasisinin, örgütünün, belediyelerinin, ticaretinin ), Fetö gerçeğiyle yüz yüze geldik.

Can ciğer kuzu sarması birliktelik, nedendir bilinmez ( kendileri biliyordur herhalde ve bu husus GEÇMİŞ YÜZYILIN BÜYÜK SIRRIDIR)

2012’den itibaren sarsıldı ve bu “Müslüman”, “masum”, ” hayır ehli” hizmet hareketinin TÜRK MİLLETİ’NİN MİLLİ EGEMENLİĞİNİN, BAĞIMSIZLIĞININ, MİLLET İRADESİNİN SEMBOLÜ TBMM’NE BOMBA YAĞDIRMASINA KADAR VARDI.

İşbirliğiyle, siyaset beraberliğiyle; övücü, göklere çıkartıcı konuşmalarıyla bunların yol almasına ve devleti esir alacak bir örgütlenmeye ulaşmalarına sebep olanlar; asker, emniyet, yargı bürokrasisi başta olmak üzere devleti ve unsurlarını bunlara peşkeş çekmekle memlekette bu belanın büyümesine sebep teşkil edenler derhal “duymadım, görmedim, bilmiyorum/ ya da bilmiyordum” ; “aldatıldık, Allah afetsin” moduna geçtiler.

“Fetö’ye iltisak” diye yüzlerce, binlerce dava açıldı. Fetö hakkında o günlere kadar en övücü ifadeleri kullanan, fetö’ nün bir “hayır ve hizmet hareketi “ olduğuna dair onlarca beyanı bulunan birçok kişi bugün hala milletvekili, belediye reisi, meclis üyesi, bakan, başkan ( her seviyede, başkan deyince aklınıza her kim geliyorsa) – ve belki hala görevlerine devam ederek- ortada gezmekteler; ama bunların onda biri kadar ” iltisaksız” birçok insan da mağdur…

“TCK RAFTA… HUKUK LAFTA…” sözüyle kastetmekte olduğum hususlardan birisi budur.

FETÖ’NÜN HAKİKİ SİYASİ AYAĞI MESELESİ… Bırakın Fetö’ yü… Ya da bırakmayın. Davalara, soruşturmalara, işten çıkarmalara maruz kalan/bırakılan binlerce, on binlercesine rağmen fetö’cüler ve fetö’ cülük bizi bırakmadı…

Her yerdeler. Bürokraside, iş ve ticaret hayatında, medyada, hatta siyasette varlıklarını sürdürmekteler.

Onlara şimdilerde menzilciler, hakyolcular, ensar, tügva, ilim yayma, hamiyet, medrese vs., vb. isimler altında hem devlette, sosyal ve ticari hayatta yer edinme yolunda yarışan, hem de bu anlamda birbirleriyle de rekabet etmekte olan onlarca tarikat, tekke, zaviye, cemaat eklendi.

İcazet törenleri, zikir törenleri, büyük salon toplantıları adeta birbiriyle yarışır ve devlete gözdağı verircesine medya haberleriyle günlük hayatın parçası haline geldi.

Bunlardan Hüdapar artık Mecliste. Hiçbir şeyi saklamıyorlar, Türk devletine, Türk milletine karşı olduklarından tutunuz da, Atatürk’e, milli mücadeleye, Cumhuriyete düşman olduklarına kadar ; ” şeriat”, “hilafet” taleplerine kadar herşeyi ile laflarıyla, sözleriyle ortadalar.

Söyledikleri her söz, her davranışları, her toplantıları, her gösteri / törenleri Anayasaya, müesses nizama, o nizamı korumak adına çıkarılan yasalara, TCK’na aykırı…

Devlet, içişleri Bakanlığı, savcılar, hâkimler sadece seyirci…

” TCK RAFTA… HUKUK LAFTA…” Osman Kavala devletin müesses nizamını yıkmaya çalıştı, içeride. Can Atalay hakeza… İyi de onca cemaat, tarikat, tekke, zaviye devletin, ülkenin, milletin birlik ve bütünlüğünü korumak için mi, ”ümmetin birliği” için mi var…

Adamlar “bu devlet bizim devletimiz değil, Türkü, Türklüğü tanımayız; şeriatı kuracağız, hilafeti getireceğiz” diyor, bangır bangır bağırıyor. Bunlar bağırırken köşeden seyreden bir delikanlı halktan biri olarak, bu kadar kin ve nefrete sebep olacak tahrik karşısında birine bir yumruk atıyor. Önce hakkında “müessir fiil” suçlamasıyla içeri alınıyor. Tartışmalar ve itirazlar üzerine de suçu ” halkı kin ve nefrete tahrik etme” fiiline çevriliyor.

Şimdi Ege Akersoy içeride… “Şeriat isteriz” ” hilafet getireceğiz” diye Ege ve Ege gibi halktan insanların kin ve nefretle tahrik olmasına sebep olanlar devletle, partilerle, devletin müesses nizamını temsil eden kurumlarla iç içe; çalışma protokolleri imzalamakla meşguller.

EL İNSAF !.. Ben polisleri tutuyorum, siz hırsızları arka kapıdan çıkarın… Bu mudur? Onun için diyorum: TCK RAFTA… HUKUK LAFTA…

Konya’da şeriat/hilafet mitingi yapılır, mitingi gerçekleştirenler devleti, Anayasayı, müesses nizamı yıkma muamelesi görmezler. Devlet ve yargı, 1980 öncesi Konya’da hilafet isteyenleri görmedi, es geçti.

Sincan’da hilafet tiyatrosu oynandı, işlem görmedi. Hilafet isteyenler müesses nizamı yıkmak istememişlerdi sanki… Sonra tankları yürüttük. Vay öyle mi? Alın size 28 Şubat…

Sincan’da tanklar yürür, “tanklar yürüdü” hesabıyla 28 Şubat ilan ederiz. 28 Şubat bir tek AKP’ye yarar, iktidar yolunu açar. ( Burada bir parantez açalım:1 – 28 Şubat olmasaydı AKP zor iktidar olurdu. 2- Devlet Bey olmasaydı da bu iktidarını zor devam ettirirdi.) Ergenekon, balyoz, kozmik oda, kumpaslar… “Kumpas” var diyen yargı, yargıladıklarını salıvermedi, kumpası kuranlar serbest geziyor, komutanlar içeride…

Konya’daki mitingi bahane edenler 12 Eylül’ü yaptı. Bahaneye sebep olanlar “hilafet “ isteyen, “şeriat” diye bağıran, müesses nizamı yıkacağız ” diye haykıran ve İstiklal Marşı okunurken oturanları da devlet, yargı, TCK görmedi. TCK yine rafta, hukuk laftaydı…

Tamam fetö hem terörist, hem kumpasçı; iyi de kumpasın mağdurları niye içeride?..

Hilafet gelirse kim halife olacak? Gavs mı, köyde hâkimiyeti üleşemediler, hangi çocuk Fetö mü? ( Rabbin aciz kulu) , Aczimendimi, hizbutahrir mi, menzil mi, nurcu mu (hangi kol, hangi ayak, 10-15 gruplar maşallah) Nakşi mi (bunlar da çok parçalı bulutlu) Süleymancı mı, tarikat mı, cemaat mı, ensar mı, marifet mi, Cüppeli mi, Cüppeli ‘yi soytarı bulanlar mı?..

Sorular o kadar çok ki? İçinden çıkılmaz…

Hilafet gelse kendileri de içinden çıkamazlar, hem vallahi hem billahi…

Hepsi kalkışmış bir noktada işbirliği yapmış…

Hedeflerinde Cumhuriyet var, Atatürk var, laisizm var, milletin egemenliği var, Türk devleti ve Türklük var…

Bunları korumak ( yani müesses nizamı) korumak adına yaptığımız Anayasa öksüz… Kanunlar geçersiz/işlevsiz…

Millet yetim,TCK RAFTA, HUKUK LAFTA…

Biz, “şeriat” ” hilafet” çığlığı atıp halkı kin ve nefret için tahrik eden göstericinin peşinde değiliz; öfkelenip göstericiye yumruk atan Ege’yi “halkı isyana tahrik etti” deyip içeri atıyoruz.

TCK RAFTA… HUKUK LAFTA…

ZATEN ANAYASA?.. SAHİDEN O NEYDİ?…

Anayasa kanunlar doğrultusunda kurulmuş; müesses nizamı koruma adına adına bir anayasal kurum olarak teşkil edilmiş. Mahkemenin başkanına (“Bay Zühtü”) üyelerine, kararlarına hakaret dolu sözlerle “saldırmak halkın kin ve nefret duygularını tahrik” suçu değil midir, Allah aşkına?..

Kasabada sulh hakimi kararına ( TEFHİM ) laf etseniz içeri alınmanız gerekir. (TCK) Şimdi ortalık ” hilafet” tartışmasından geçilmiyor.

“Yok, efendim hilafetin bayrağı var mı, yok mu, açılan bayrak bir kere hilafet bayrağı değilmiş, kelime-i tevhit imiş…” misali bir sürü tartışma, bir sürü yazı…

Yahu, böyle bir bayrağı açıp, yanında da”şeriat”isteriz, “hilafet” isteriz, pankartlarını ortalıkta sallayıp gezene bir sorun bakalım, o hangi maksatla açmış. Tatlısu kalemşörleri açılan bayrağın hilafet bayrağı olmadığını, hilafetin bir bayrağı olmadığını yazıp çiziyorlar.

Laf ü güzaf…

O bayrağı açıp gezenin düşünce ve niyeti ne? Ona bakan yok…

Bayrağı yanlış anlayan ve anlatanlara laf sokuşturan ükala taifesine sormak lazım; acaba bayrağı açanlar “ne bayrağı /sancağı” diye bu işi yapıyorlar? Sonra durup dururken kelime-i tevhit bayrağı açıp gezmek ne iştir? Bunu yapan kişi/kişiler için bu davranış masumane bir Müslümanlık tavrı mıdır, yoksa arkasındaki gerçek sebep. ” ümmetçilik”, ” ihvancılık” eylemek; şeriat talebi ve hilafet çağrısı yapmak mıdır? Ya da yapıyor olmak mıdır? Elbette budur…

Osmanlı’da hamam tellakları da sık sık böyle yapmışlardı. Her türlü rezaletin içinden fırla ” şeriat” iste, “hilafet” iste…(Y)olsuzluğa sus,(Y)oksulluğa ses etme, (Y)asakları yasakçıları alkışla; (Y)alanlarla yaşa, isyan etme…Bu mudur?..

05 Ocak 2024

Şevket Bülend YAHNİCİ


Yorum bırakın