Bu ülke toprakları üzerinde uyurgezerler gibi mi dolaşıyoruz? Üzerimizde ölü tozu mu var? Olanlar kadar “olmayanlar da”, adeta dış dünya ile bağlantısını koparmış, dünyada olup bitenlerden bihaber olduğumuz hissini uyandırıyor.
Ruslar burnumuzun dibinde Gaz Hidratlarını, doğal gaz çıkışı olan çamur volkanlarını keşfederken ruhumuz duymuyor! Akademik kuruluşlarımız ve bilim insanlarımız da, siyasetçilerimiz ve hükümetlerimiz kadar olaylardan ya habersiz ya da bunlara duyarsız, vurdumduymaz bir tavır içerisindeler. Bu noktada bir istisnayı, Prof. D. Günay Çifçi’yi anmaksızın geçersem kendisine haksızlık etmiş olurum.
Prof. Çifçi, Karadeniz’deki Gaz Hidratları konusundaki araştırmaların, en başından beri büyük emek ve çaba sahibi olmuştur. Gaz Hidratları hakkında bugün bildiklerimizi Günay Hocaya borçluyuz.
Eleştiri kıvamındaki sözlerin haklılığına dair, (05) notunda yer verdiğim olgu ve gözlemlere ilaveten, aşağıda bir örnek daha vermek isterim:
Belçika Gent Üniversitesi liderliğinde 13 Avrupa üniversitesi 2002 yılında, 5. Çerçeve Programı (FP5) kapsamında, 2003-2006 yılları arasında yürütülmesi planlanan bir projeyi üstlenirler ( https://cordis.europa.eu/project/id/EVK2-CT-2002-00162). Proje konusu, Karadeniz tabanından süzülerek atmosfere karışan metan gazının çevre etkilerini araştırmaktır.
Karadeniz’de en uzun sahile sahip olduğu halde sadece Türkiye’den bir katılım olmadığı dikkat çekiyor. Karadeniz’e kıyısı olmadığı halde; Yunanistan, Fransa, İtalya, Almanya, Belçika ve hatta İsviçre anılan projenin katılımcıları arasında yer almışlardır. Şu noktanın özellikle altını çizmem gerekiyor:
Crimea 2002 projesinin katılımcı ülkeleri, bu sayede, “etki alanlarını” Karadeniz’i de kapsayacak şekilde genişletmiş oldular. Tıpkı, önceki fasiküllerin birinin ekinde yer aldığı gibi, derin deniz sondajlarında deneyim sahibi olduğu için Karadeniz deki çalışmalara katılan Brezilya’nın Petrobras şirketi gibi…
Petrobras vasıtasıyla Brezilya, Atlantik Okyanusunu aşıp, Akdenizi de boydan boya geçerek Karadeniz’e vardığında, burayı “etki alanına” katmış oldu.
Genel amaçlı “Çakabey” ismini taktığımız, güncel teknolojiyle donatılmış araştırma gemisini işte bu yüzden ön görmüştük. Yani, Türkiye’nin “etki alanını” Cebelitarık Boğazının da ötesine taşıyabilmek için…
İşte bu gerekçeyle, Çakabey ilki olmak üzere, Türkiye’nin bir araştırma gemileri filosuna sahip olması gerektiğini düşündük. “Mavi Vatan”, kuru ve hamasi bir söylemden öte, Türkiye’nin, yukarıda kısaca ifade edildiği anlamda, etki alanını taşıyabildiği bütün dünya denizlerini ifade etmelidir.
Bu anlamda Mavi Vatan, ülkemizi çevreleyen denizler deki, Münhasır Ekonomik Alanlarının toplamından ibaret olarak düşünülmemelidir. Burada hegemonyacı bir niyet olmadığının özellikle altını çizmek isterim. Cebelitarık’ın ötesi derken, örneğin, dünya denizlerinde sahili bulunan İslam Konferansı Örgütü üyesi ülkelerin, toplamı 30 milyon km2’yi bulan kıta sahanlıkları ve münhasır ekonomik bölgerinden bahsediyorum. Bu alanlarda yapılacak işbirliği, asla hegemonyacı bir karaktere sahip olmamalıdır.
Çakabey Projesi neden yürümedi? Bunun hazin öyküsünü ileride etraflıca ele alacağım. Çift gövdeli (Swath tipi) Çakabey’in şekli şemali, ilham kaynağı olan aşağıdaki araştırma gemisi gibi olacaktı ki, buna daha önce yer vermiştim. Konuyu çok önemli saydığım için tekrarında gerek ve yarar görüyorum.

Ancak “ihanet” olarak nitelendirilebilecek ihmal ve kasıtlar yüzünden, 2009 Aralık ayında denize indirilebilecek olan Çakabey’in önü kesildi. Hazin ve sıkıntılı bir öyküdür ileride, yeri ve zamanı geldiğinde anlatacağım öykü. Yukarıda adını andığım Prof. Dr. Günay Çifçi ile birlikte, omuz omuza, Çakabey Projesinin gerçekleşmesi yolunda çok yoğun ve ısrarlı ortak çabalarımız olmuştu. Bu yöndeki uğraşlarımız halen sürüyor.
Türkiye’nin “etki alanı”, Çakabey vs. derken bunların arka planındaki asıl gerçek şudur:
“Orda bir köy var uzakta… Gitmesek de, görmesek de bizim köyümüzdür” sözleri kesinlikle yanlıştır.
Mavi Denizleri salt seyretmek de, işte bunun gibi yetmez. Oradaki kaynakları araştırmamız, yararlanmak için kendi olanaklarımızı geliştirmek gayreti de gerekir. Dahası, bu yöndeki gayret ve çalışmalar olmazsa olmaz niteliğindedir. Yukarıda “ihanet” dedim de, sözü bu günlük buna dair bir örnekle tamamlayacağım.
6491 Sayılı Yeni Petrol Kanunu başlıklı ihanet belgesinin yerini aldığı 6326 Sayılı Yasanın geçerli olduğu günlerde, 2005 yılı Haziran-Temmuz aylarında BP, Hopa açıklarında, yasanın hükümleri çerçevesinde sondaj yaptı. Usulen, Enerji ve Dışişleri Bakanlıklarını temsilen, Türk yetkililerin sondaj platformunda gözlemci olarak görev yapmış olduğu biliniyor.
O günlerde, ilk sondaj esnasında birkaç yüz metre daha derine inilmiş olsa, petrolün bulunacağına dair söylentiler vardı. Gözlemci(ler) böyle bir talepte bulunmadıkları gibi, BP’nin ikinci sondajı yapmak yerine, mevcut anlaşma uyarınca bir tazminat ödemesi yönündeki teklifi de kabul etti(ler). Bunun üzerine BP de, yere düşse dönüp almaya üşeneceği 30 milyon Dolar tutarındaki tazminatı hepimizin önüne atarak çekti gitti. Bu sayede, 6326 sayılı yasanın hükümlerine de uymuş olarak, Doğu Karadeniz’deki imtiyazlarını da korumuş oldu. Peki ya sonra? BP, Gürcistan kıta sahanlığındaki petrol sahasını, “ölü eşek”(!) fiyatına, çok düşük bir bedelle devraldı. Hopa önlerinde petrol bulunmuş olsaydı, bu saha ucuza, hatta yok pahasına kapatılamazdı. Gürcistan alanında TPAO’nunda sembolik bir payı bulunduğu söyleniyor. Gözlemcilerden birinin daha sonra, Enerji Bakanlığındaki görevinden ayrıldıktan sonra, BP’nin bir Kuzey Afrika ülkesindeki sorumlu müdürü konumuna getirildiği yönünde fısıltılar duyuldu. Şunu demek gerekiyor:
Bu ülkenin toprakları ve havasında ihanet var. İhanet, bu topraklarda her zaman oldu ve hala da var! Daha önceki bölümlerden birinde BP’nin finanse etmiş olduğu ve Ruslar tarafından yürütülen bir çalışmada elde edilen verilerin, her nasılsa, elimizde olmadığından bahsetmiştim. Bu konuda bir imada daha bulunduğum, dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır (?)
Sıra geldi, Karadeniz öyküsündeki olayların kronolojik sıralamasına…
Bunu izleyecek bölümde, 1982 UNCLOS – Uluslararası Deniz Hukuku Konvansiyonu ile başlayarak oradan günümüze kadar bir yolculuk yapacağım.
Vesselam!
09 Eylül 2020
Salih ERTAN

