Nerede kalmıştık?

Eylül 1984 Akçakoca açıklarında doğalgaz ve belki de petrol… Bundan tam 20 yıl öteye sarıyorum zaman şeridini; Eylül 2004…
Putin Ankara’yı ziyaret edecektir. Ancak, Kuzey Osetya’da Çeçen militanlar bir okulu basarak öğrenci ve öğretmenleri rehin alırlar. Ziyaret ertelenir. Bu arada, bizim basın ve medyada bir haber: Akçakoca’daki doğalgaz rezervi(ana rezervin karadaki uzantısı) devreye alınacaktır. Olası Putin ziyareti öncesinde şu mesaj veriliyor “kimilerince”: Mavi Akım Boru Hattı (resmi açılışı henüz yapılmamıştır) vasıtasıyla Rusya’dan doğalgaz temin edilmesine gerek olmayabilir.
O günlerde ben bunu gelişip serpilecek Türkiye-Rusya ilişkilerine taş koyma girişimi olarak görmüştüm.
Derken, Putin “demir yumruk” kullanır, rehinelerin tutulduğu okula operasyon yapılır ve sonuç: 330 ölü…
Putin’in ziyareti Aralık ayında, AB Türkiye’ye tam üyelik için müzakere tarihi vermesinden (19 Aralıkta 05 ekim 2005 için başlangıç tarihi AB komisyonunca belirlenmiştir) günler önce ve bütün güncel engellere rağmen gerçekleşir. İki günlük ziyaret süresince gerçekleşen temaslar basın ve medyada, İstanbul Boğazı trafiğinin yeniden düzenlenmesi vs. türünde ıvır-zıvır Rusya taleplerinin dile getirilmesi şeklinde yansır.
Oysa, basın ve medyada yer almayan çok önemli bir detay vardır. Putin, Shanghai İttifakı anlaşmasının  ilk altı maddesini önerir, toplantılar esnasında. Der ki, Sovyetler Birliği bir Slav-Türk ittifakı idi; bunu yeniden kuralım! Orta Asyayı da içine alan bölgede uluslararası terörizme karşı birlikte hareket edelim vs…. Der ve gider. Dönemin hükümeti bu öneri karşısında, görünen o ki ve büyük olasılıkla, dili tutularak donar kalır. 
Durumu yakından izlediği aşikar olan ABD, FETÖ’nün düğmesine basar. Basar ve Ergenekon, Balyoz süreçleri tetiklenir. Ergenekon ve devamındaki davalar; basın, akademik çevreler, sivil ve askeri bürokraside giderek güçlenmekte olan “Avrasya İttifakı” yanlılarının tasfiye girişiminden ibarettir. Dönemin AKP hükümeti bu operasyona, yine büyük olasılıkla, “hamam böceğinin terlik korkusuna” benzer bir güdüyle, “askeri vesayetin giderilmesi” vs. şeklinde ifade edilebilecek bir dürtüyle razı olmuştur. 
Yakın tarihimizde, kendi penceremden göründüğü şekliyle, bu olguya değinmeden edemedim. Olaylar silsilesinin aslı faslı benim açımdan böyledir. 
Esas konumuz itibarıyla şu ortaya çıkıyor ki, dönemin hükümeti Akçakoca’da bir bölümü Karadeniz’deki sahanlığı da uzanan doğalgaz varlığından haberdardır. Aksi düşünülemez! Bir kere daha vurguyla altını çiziyorum: Karadeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının varlığı yeni bir bilgi olmayıp, asla “müjde” kıymetinde değildir! 1984 yılına dönüyorum.
Bir önceki notumda da belirttiğim üzere, 80’li yılların ilk yarısında Piri Reis Araştırma Gemisinde görev yapmıştım. 1983 yılında başlatılan bir projede; Hamburg Üniversitesi, Woods Hole Enstitüsü (Boston ABD’de mukim) ve Hollanda’dan bir enstitü (an itibarıyla adını anımsayamadığım için bağışlayın) ile ortaklaşa bir proje yürütüldü Karadeniz’de. Her 6 ayda bir periyodik saha çalışmaları yapıldı. Atılan “Sediman (çökelti) Tuzakları” altı aylık dönemlerde güncel sediman oluşumlarını incelemeyi hedefliyordu. İşlem ve yöntemin ayrıntılarına girmiyorum. Meraklısı çıkarsa anlatırım.
Deniz Bilimleri Enstitüsündeki akademisyen dostlarımla, peşinde olunan verilerin, Karadeniz’deki “Uranyum Zenginleşmesine” (!) ilişkin olduğuna dair bazı kuşkularımız vardı. Evet… “Sekonder” bir kaynak Karadeniz tabanında Uranyum yumruları mevcut olabilirdi! Bunun altını, ayrıca incelenmeye değer bir konu olarak çiziyorum. Bunu şimdilik bir kenara koyuyorum.
Bir defasında, yabancı proje ortaklarımızın bir “gaz kromatografisi aygıtını” gemiye getirdiklerini biraz da hayretle gözlemledim. Öyle ya; portatif olmayan ve yüz binlerce Dolar değerindeki bu aygıt sepet gibi birilerinin yanında taşınacak bir malzeme değildi. Ne yazık ki, muhtelif derinliklerden alınan deniz suyu örneklerinin test edilmesiyle elde edilecek sonuçları proje dostlarımızla tartışacak bir Jeokimya uzmanı kadromuzda bulunmuyordu. Sadece işlem ve testleri izlemekle yetindik.
10 milyon su molekülü (çok azı da tuz) arasında sadece bir adet Metan (ve Etan ya da Propan) molekülünü neden aradıklarına ve bunun, yanlarında çok değerli bir aygıtla dolaşmalarına değip değmediği konusunda o zaman hiçbir fikrim yoktu. Oysa aradıkları, deniz tabanından suya karışan Metan gazı (ve/ya Etan ya da Propan) ile ilgiliydi. Diğer ifadesiyle Karadeniz’deki Gaz Hidratı rezervine ilişkin dolaylı kanıtların peşindeydiler. Benim açımdan bu hüküm, bu sonuç kesindir. Gaz Hidratlarının adını sanını henüz bilmediğimiz yıllardı.
Bu bölümü noktalıyorum. Şimdilik bu kadar…
Vesselam!

08 Eylül 2020

Salih ERTAN


Yorum bırakın